Yeni Davetin Anahtarı | Sayı 67

14 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Peygamber Efendimizin sunduğu dava, sınırlı zaman ölçülerine veya belirli mekânlara bağlı bölgesel bir dava değildi. Bütün insanlığın davasıydı. Onun için, bütün insanlığı kapsayan bu davanın binasını oluşturan ilk temel taşlarının arasında aslı Rum olan Suheyb ve Habeşistan’dan gelen Bilal gibi sahabileri görüyoruz. 

Bir davetçi olarak, Nebevi Hareket Metodu’nu adım adım uyguladığımızda, Siyer’i teorik bir bilgi olmaktan çıkarıp uygulanabilir hale getirdiğimizde yani yaşantıya geçirip, pratiğe döktüğümüzde davetimizde başarılı olabiliriz ancak. Bir önceki sayımızda ‘Allah Rasulü’nün akrabalarını daveti’ konusunu ele almış, tebliğin ilk aşamasında bir davetçi için akrabalarının desteğinin öneminden bahsetmiştik. Bu sayımızda ise davetin ilk aşamasında ortaya konulması gereken ve davetin anahtarı hükmünde olan esaslardan bahsedeceğiz.

Dinin esasını teşkil eden ana hatlar şunlardır: Bir olan Allah’a inanmak, Rasulullah’a inanmak, ahiret gününe inanmak. Bunlar davanın ilk ilanı esnasında ortaya konulan ana ilkelerdir.
Birinci hat yani ‘Bir olan Allah’a inanmak’, Rasulullah’ın Kureyşlilere vermiş olduğu şu hutbesinde açıkça ortaya konulmuştur: “Hamd Allah’a mahsustur, O’na hamd ediyorum, O’ndan yardım diliyor, O’na inanıyor ve O’na güveniyorum. Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, O’nun birliğine ve hiçbir ortağı olmadığına şehadet ederim. Elçiler halkına yalan söylemezler. Kendinden başka hiçbir ilah olmayan Allah’ın adına yemin ederim ki…”

İkinci hat yani ‘Rasulullah’a inanmak’ şu şekilde ortaya konulmuştur: “Ben, özel olarak size ve genel olarak tüm insanlara gönderilmiş olan, Allah’ın elçisiyim.”
Üçüncü hat yani ‘ahiret gününe inanmak’ ise şöyle ortaya konulmuştur: “Allah’ın adına yemin ederim ki, siz uykuya dalar gibi öleceksiniz, uykudan uyanır gibi de dirileceksiniz. Kabirden kalkıp Rabbin divanına varmanız, dünyadaki her hareketinizin hesabını vermeniz muhakkaktır. Neticede hayırlarınızın ve ibadetlerinizin mükâfatını, kötü işlerinizin, günahlarınızın cezasını ve şiddetli azabını görürsünüz, işte o mükâfat ebedi cennettir. O ceza da ebedi cehennemdir.”

Bu hatlar davanın ana ekseni olarak kalmışlar ve aynı zamanda da savaş meşalesini yakmışlardır. Aşağı yukarı yirmi sene ileriye atlayıp, Hudeybiye Antlaşması’na geçtiğimiz zaman; çatışmanın tabiatıyla, anlaşmazlık ekseninin kesinlikle değişmediğini görüyoruz. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yazısına “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” diye başlamak isterken Süheyl bin Amr kendisine itiraz edip “Hayır, vallahi biz Rahman’a inanmıyoruz! Sadece kendi adını ve ‘ya Allah’ ibaresini yaz” diyor. Rasulullah “bu Allah’ın elçisi Muhammed’in antlaşmasıdır” diye yazmak istiyor, Süheyl bin Amr itiraz ederek: “senin elçi olduğuna inansaydık zaten sana karşı savaşmazdık. Kendinin ve babanın ismiyle yaz” diyor.

Bugün öz değerlerini yitirmiş nesiller için, İslam’ın temel öğeleri yeterince bir anlam ifade etmiyor ne yazık. Basın ve yayın organlarıyla insanlara sunulan, okullarda öğrencilere aşılanan milliyetçilik fikrinin savunucuları, sözde Allah’a iman fikrine karşı olmadıklarını ve basın yayın organlarında iman meselelerinin ele alındığını iddia etmektedir. Onlar iman meselelerine sadece yüzeysel olarak değinebilirler. Fakat asıl gayeleri Hristiyanları, Yahudileri ve müşrikleri memnun etmektir. Savunuculuğunu yaptıkları ılımlı kavmiyetçilik fikri bunlardan hiçbirini rahatsız etmemektedir.

Bu davet, yeryüzünde bu dinin ilk ilanı ve davanın bütün insanlık davası olduğunun ortaya konulmasıdır. “Ben özel olarak size genel olarak tüm insanlara gönderilen, Allah’ın elçisiyim.”
Peygamber Efendimizin sunduğu dava, sınırlı zaman ölçülerine veya belirli mekânlara bağlı bölgesel bir dava değildi. Bütün insanlığın davasıydı. Onun için, bütün insanlığı kapsayan bu davanın binasını oluşturan ilk temel taşlarının arasında aslı Rum olan Suheyb ve Habeşistan’dan gelen Bilal gibi sahabileri görüyoruz. Bu iki sahabi, Arapla Acemi, siyahla beyazı sadece Allah’a olan yakınlıkları ve işledikleri salih amellere göre ayırt eden bu dine ilk katılanlardan idiler.

Zikredilen bu iki mesele, Mekke’nin cahiliye toplumu için çok büyük tehlikeydi: Birinci mesele: Birlik -Allah’tan başka ilah yoktur- meselesi. Bu da cahiliye toplumunun bütün inançlarını reddetmek anlamına geliyordu. İkinci mesele: Gerçekte bütün insanların eşit olduğu meselesi ki, cahiliye toplumunun en büyük değerlerinden birini yerle bir ediyordu. Bu iki meseleden her biri, cahiliye toplumuyla İslam toplumu arasında bitmek bilmeyen bir savaşın tutuşturulması için yeterliydi.

Eğer mesele siyasi ilkelere dayandırılmış olsaydı, Kureyşle çatışmaya girmemek için bu iki meselenin en son ortaya konulması gerekirdi. Ortada, Rum ve Farisilerin zulümlerinden kurtulma çabaları, Kâbe’nin mukaddesliği, ortak bir ticaretin kurulması, Araplar arasında anlaşma sağlayarak tek bir komuta altında birleşmelerini temin etmek gibi Kureyşle Muhammed’in birleşmelerini sağlayacak birçok ortak yön vardı. Kur’an’ın tabirine göre, Kureyş toplumunu ve diğerlerini en çok şaşkınlığa uğratan şey, şu iki mesele idi: Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına şehadet edecekler ve kölelerinin kendilerinden daha hayırlı olabilmesinin mümkün olduğuna inanacaklardı. Bu akidenin, nefislerinde bırakmış olduğu izleri ve cahiliye taassubunun kalplerine yerleşmiş olduğunu daha iyi görebilmek için, yirmi sene ileriye, Mekke’nin fethine atlayalım: Habeşistanlı Bilal’in Kâbe’nin üstüne tırmanıp Tevhid kelimesini ilan ettiğini görüyoruz. Mekke savunması bütünüyle yerle bir edilmiş olduğu halde, bu olaya karşı takınılan tavır ne oluyor? Daha birkaç saat önce İslam’a girmiş olan Ebu Cehil’in kızı Cüveyriyye: “Ey Muhammed, dinim üzerine yemin ederim ki namazlarımızı kılacağız. O da senin zikrini yükseltti. Ama vallahi sevdiklerimizi öldürenleri sevmeyiz. Muhammed’e gelen babama da gelmişti de, o kavmine muhalefet etmek istemediği için reddetmişti.” dedi. Halid bin Useyd de: “Allah’a yemin olsun ki, Allah babama ikram etti de bugünü görmedi” dedi. Haris bin Hişam: “Yazıklar olsun, keşke bugünden önce, Bilal’in Kâbe’nin tepesinde anırdığını duymadan ölseydim” dedi. El-Hakem bin Ebil As: “Vallahi bu çok büyük bir olay. Camıh Oğullarının kölesi Ebu Talha’nın binasına çıkmış” dedi. Hepsinden ılımlı olan Süheyl bin Amr da: “Eğer bu olay, Allah’ı gazaba getiriyorsa onu değiştirecektir. Eğer Allah’ı razı ediyorsa onu bırakacaktır…” diyerek durumu izledi. Sonra Cebrail Aleyhisselam Rasulullah’a gelip, bütün bu olanları kendisine haber verdi.

Bu olay İslam davetçileri için çok büyük bir derstir. Müşriklere yapılan davetin ana ekseni, Allah’ın birliği ve şeriatı olmalıdır. Bunun haricinde, onları çekebilmek için fikirsel olarak ortak yönlerde birleşme sağlamak kesinlikle doğru değildir. Yine bilmeleri gereken en önemli nokta da davanın evrenselliğinin bütün pazarlıkların üstünde olduğudur.

Münir Muhammed Gadban’ın ‘Nebevi Hareket Metodu’ kitabından alıntıdır.

 

 

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Furkan Nesli
Kategoriden Daha Fazla: Dava Yolunda Dökülenler (Sayı 67)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

İslami Davette Sabır ve Devamlılık | Sayı 77

İslami davet, pes etmeyi, umutsuzluğu kabul etmeyen, sabırsızlığın yakışmadığı, gayretin v…