Tarihte Bu Ay (Sayı 24)

13 dakika ortalama okuma süresi
0
0

4 Nisan 1949- NATO’nun Kuruluşu

Washington’da ABD, Kanada, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere, Fransa, Portekiz, İzlanda ve İtalya arasında imzalanan bir anlaşmadır.Türkçesi, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü olan NATO (North Atlantic Treaty Organization), II. Dünya Savaşı sonrası 4 Nisan 1949’da Washington Antlaşması ile kurulmuştur. NATO’ya üye ülkeler, ortak savunma için yeteneklerini geliştirmeye, herhangi bir üyenin toprak bütünlüğü, siyasî bağımsızlık ve güvenliği tehlikede olduğunda bir araya gelmeyi ve herhangi birine saldırıldığında bu saldırıyı hepsine karşı yapılmış bir saldırı olarak kabul etmeyi taahhüt etmişlerdir.

Ancak NATO’nun etkinliği dış güvenlik ile sınırlı kalmamıştır. 1950’li yıllarda İtalya’dan başlayarak, NATO ülkelerinde gizli özel harekat daireleri kurulmuştur. “Gladio” adı ile anılan bu birimler, ülkelerdeki her tür muhalefete karşı bir önlem olarak oluşturulmuştur. Bu birimler aynı zamanda ‘Derin Devlet’ kavramının da ortaya çıkmasında büyük rol oynamıştır. 1990’lı yıllara gelindiğinde, SSCB ve Doğu Bloğu’nun dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle varlığı ve amaçları tartışma konusu olan NATO, kendine yeni hedefler ve görev sahaları edinmiştir. Bu çerçevede 1990’lar boyunca çeşitli dönüşümler geçiren NATO, 11 Eylül saldırılarını takiben iyice belirginleştiği üzere uluslararası terör (!) ile mücadeleyi ana hedefi olarak belirlemiştir.

1950’de (Adnan Menderes hükümeti döneminde) Türkiye’den TBMM kararıyla, Kore Savaşı’na Birleşmiş Milletler komutası altında, ABD’nin Güney Kore’deki çıkarlarını korumak üzere asker gönderilmiş ve böylece NATO üyeliği konusundaki niyet gösterilmiştir.

Başlangıçta 12 devletin iştirakiyle akdedilmiş olan Nato’ya Londra’da 17 Ekim 1951 tarihinde düzenlenen bir Protokol ile Türkiye ve Yunanistan’ın da katılımları onaylanmış, Türkiye 18 Şubat 1952’de yine Fuat Köprülü’nün dışişleri bakanlığını yaptığı Adnan Menderes hükümeti döneminde NATO’ya resmen üye olmuştur

“NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi” adlı uluslararası anlaşma, İzlanda hariç, NATO üyesi diğer devletler tarafından imzalanmıştır. Sözleşme Türkiye tarafından 10 Mart 1954 tarihli ve 6375 sayılı kanunla onaylanmıştır. NATO Kuvvetleri Sözleşmesi, her biri oldukça detaylı kaleme alınmış yirmi maddeden oluşur. Kısaca bu anlaşmayla; ABD’nin Türkiye topraklarında askerî tesisler ve üstler kurması ve askeri personel bulundurması kabul edilmiştir.

Türkiye’de 35 kilometrekarelik alan NATO’nun denetiminde olup buraya, bakanlar dâhil Türk yetkililerin NATO komutasından izinsiz girmesi yasaktı.

ABD ile Türkiye arasında 1976 yılında imzalanan “ABD-Türkiye Savunma ve İşbirliği Anlaşması”, İncirlik, Kargaburun ve haber alma tesislerinin NATO adına ABD tarafından kullanılmasını sağladı. 1980 yılında 12 Eylül Darbesi sonrasında imzalanan “Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması” ise 12 askeri üssün NATO adına ABD tarafından 5 yıllık kullanılmasına karar verildi. Bu anlaşma, ABD’nin talebi doğrultusunda halen yürürlüktedir.

Türkiye NATO için çok önemlidir.

“Çünkü başından beri NATO Türkiye’ye daima ağır yükler yüklemiş, ‘külfet sana, nimet bana’ politikasını izlemiştir. Bugün Türkiye bir milyona yaklaşmakta olan bir orduyu besliyor ve neredeyse bütçesinin yarısını savunmaya ayırıyor. Temel amaç; Avrupa’nın güney kanadını korumak! NATO her ne kadar başlangıçta Sovyet yayılmacılığına karşı bir savunma hattı oluşturmak üzere kurulmuş olsa da, bugün Ortadoğu’yu kontrol etme hedeflerine yönelmekte ve İslam dünyası üzerinde bir tehdit unsuru teşkil etmektedir. Türkiye nihai anlamda İslam dünyasına dönük bir tehdit unsurunu destekleyemez.”*

NATO’ya üye olduğu dönemden bu yana Türkiye’nin böyle bir birliğin içinde olması, kendisine küçük menfaatler sağlıyorsa da yanısıra büyük kayıplar da yaşatmaktadır. En kötüsü de Müslüman bir ülke olan Türkiye’nin Hıristiyan âleminin çıkarları doğrultusunda hareket etme durumunda kalması ve onlarla birlikte İslam’ın karşısında yer almış olmasıdır.

9 Nisan 1588 – Mimar Sinan’ın Vefatı

Osmanlı padişahlarından I. Süleyman (Kanuni), II. Selim ve III. Murat dönemlerinde Başmimar olarak görev yapan Mimar Sinan, 17 yıllık yeniçerilik hayatından sonra bu göreve yükselmiştir. 1538 yılındaki Boğdan Seferi’nde ordunun Prut Nehri’ni geçmesi için köprü gerekmiştir. Bataklık alanda günlerce uğraşılmasına karşın köprü kurulamamış, bunun üzerine bu zorlu görev Kanuni’nin veziri Damat Çelebi Lütfi Paşa’nın emriyle Abdulmennan oğlu Sinan’a verilmiştir. O da on günde yüksek bir köprü yapıp İslam ordusunun karşıya geçmesini sağlamıştır. Köprünün yapımından sonra Abdulmennan oğlu Sinan 49 yaşında Başmimarlık görevine atanmıştır.

Mimar Sinan’ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, sanatının gelişmesini gösteren basamaklardır. Bunların ilki İstanbul’daki Şehzade Camii ve külliyesidir.

Süleymaniye Camii, Mimar Sinan’ın kendi tabiriyle kalfalık döneminde yapmış olduğu İstanbul’daki en muhteşem eseridir.

Mimar Sinan’ın en büyük eseri ise, 86 yaşında yaptığı ve “ustalık eserim” diye takdim ettiği, Edirne’deki Selimiye Camiidir.

1588’de İstanbul’da vefat eden Mimar Sinan, Süleymaniye Camii’nin yanında kendi yaptığı sade bir türbeye defnedilmiştir.

Mimar Sinan 92 camii, 52 mescit, 57 medrese, 7 darül-kurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 5 suyolu, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 375 eser yapmıştır.

13 Nisan 1909 – 31 Mart Vakası

Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908 yılındaki 2.Meşrutiyet’in ilanı sonrasıRumî Takvim’e göre 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır.

12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gece, Taksim Kışlası’ndaki Avcı Taburu’na bağlı askerler, subaylarına karşı ayaklanarak isyan başlatmışladır. Bu, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’da yapılmış en büyük ayaklanmadır.

Ayaklanmada İstanbul’da denetimi elinden kaçıran İttihat ve Terakki, asıl güç merkezi olan Selanik’teki 3. Ordu’yu harekete geçirdi. Böylece ayaklanmayı bastırmak üzere Hareket Ordusu kuruldu. Ayaklanmacılar 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece İstanbul’a girmeye başlayan Hareket Ordusu’na başarısız bir direniş çabasından sonra teslim oldular.

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra sıkıyönetim ilan edilmiş ve ayaklanma çıkartanların liderleri Divan-ı Harp’te yargılanarak ölüm cezasına çarptırılmışlardır.

*Ortadoğu Gerçeği, Ali Bulaç, Sf. 60

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Kurtuluş Yahşi
Kategoriden Daha Fazla: Takva Kalesiyle Korunmak (Sayı 24)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

İslam Medeniyetinden Parıltılar – 3 | Sayı 64

Allah’ın emir ve yasaklarını yani İslam’ın hükümlerini, sadece namaz ve oruç gibi kişisel …