Anasayfa Bölümler Alıntı Yazılar Sünnet’in Otoritesi (sayı 41)

Sünnet’in Otoritesi (sayı 41)

16 dakika ortalama okuma süresi
0
0

İslam’ı ve Müslümanları tarihsel düşman olarak bellemiş bulunan Batı’nın, bu düşmanı ortadan kaldırmak veya en azından etkisiz hale getirmek için tarih boyunca çeşitli yöntemler kullandığını, bu durumun günümüzde de aynen devam ettiğini ayrıca belirtmeye gerek yok.
Haçlı seferleri, fiilî işgaller, sömürgeleştirme, misyonerlik faaliyetleri ve nihayet Oryantalistlerin gayretleri, Batı’nın İslam’ı çökertme emelini gerçekleştirmek üzere uygulamaya koyduğu yöntemlerden belli başlılarıdır. Bu yazının konusunu, bunlar arasında Oryantalistlik yöntemin ilgi alanına giren ve kaynağını orada bulan bir “problem” oluşturmaktadır. Buna Sünnet’in otoritesi ya da Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in teşri (hüküm koyma) yetkisi de diyebiliriz.
Kur’an’ın tefsiri, beyanı, hayata açılımı noktasında tek bağlayıcı merci Sünnet’tir ve bu, bizzat Kur’an tarafından ortaya konmuş bir realitedir. Yani Sünnet olmadan Muradullah’ın anlaşılabilmesi mümkün değildir. Eğer anlaşılabilecek olsaydı Kur’an Efendimiz’e sadece “tebliğ” görevi verir, ayrıca “beyan/açıklama” görevi vermezdi. Yine Efendimiz’e itaati ve ittibayı emreden, O’na muhalefetten sakındıran Kur’an ayetleri bu hususu tartışma götürmez bir kesinlikte ortaya koymaktadır. Ayrıca temel ibadetlerin nasıl yapılacağına ilişkin olarak Kur’an’da herhangi bir detay verilmemiş olması, Kur’an’ın hayata intikalinde Efendimiz’in tuttuğu merkezî rolün en açık ifadesidir.
Bu noktayı bir iki örnekle biraz açacak olursak;
KUR’AN – SÜNNET İLİŞKİSİ
Kur’an’da Yer Almayan Birtakım Konularda Hüküm Koyan Sünnet
Kur’an – Sünnet ilişkisi bağlamında en fazla tartışılan nokta burasıdır. Bir yaklaşıma göre Sünnet’in Kur’an’da yer almayan hükümler getirdiğini söylemek, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i –hâşâ– Allah Teâlâ’ya ortak koşmak demektir. Hz. Peygamber Allah Teâlâ’nın ortağı değil, elçisidir. Dolayısıyla Sünnet’e böyle bir yetki tanımak Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e iftira olduğu gibi, aynı zamanda şirktir. Bu yaklaşımın ciddiye alınır yanı bulunmadığını birçok yönden ortaya koymak mümkündür. Herşeyden önce şunu belirtelim ki, Sünnet’in Kur’an’da bulunmayan müstakil hükümler getirebileceğini ya da getirdiğini söyleyenler, bunu, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in –hâşâ– kendi arzusuna göre yaptığını söylememektedir. Bu tür sünnetler gayri metluv (Kur’an dışı) vahiyle sadır olmaktadır. Yani Kur’an ayetiyle bu tür sünnetlerin kaynağı birdir.
Kur’an’da Hz. Peygamber’in Kur’an dışında da vahiy aldığını gösteren ayetlerin bulunduğu vakıası, bu söylediğimizi ispat eden en önemli delildir. Ezcümle Kur’an’da geçen “hikmet” kelimesinin “Sünnet” olduğunu birçok delil ortaya koymaktadır. İkinci olarak Tahrim Suresi 3. ayeti Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Kur’an dışı vahiy aldığını hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak açıklık ve kesinlikte haber vermektedir: “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi bu sözü başkalarına haber verip, Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirip bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi, ‘Bunu sana kim bildirdi?’ dedi. Peygamber, ‘Alîm ve Habîr olan Allah haber verdi’ dedi.”
Burada eşinin, Hz. Peygamber’in kendisine verdiği sırrı başkasına açıkladığı belirtilmekte ve bunu da Allah Teâlâ’nın Efendimiz’e bildirdiği açıkça belirtilmektedir. Oysa Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in eşinin o sırrı başkasına söylediği hiçbir Kur’an ayetinde yer almamaktadır. Dolayısıyla bu haber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gayri metluv bir vahiyle iletilmiştir demekten başka yol yoktur.
Netice Olarak
Sünnet Kur’an’ın –hâşâ– rakibi değil, beyan ve tefsir edicisidir. Özellikle dinin tebliği ve Kur’an’ın beyan ve tefsiri sadedinde, varit olmuş sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu vakıası göz önünde bulundurulduğunda bu tür sünnetler ile Kur’an ayetlerinin kaynağının aynı olduğu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan ve hüküm bildiren sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu gerçeği kabul edilmeden, sağlıklı bir Kur’an ve Sünnet tasavvuruna sahip olmak mümkün değildir. Sünnet’i sadece Kur’an’da yer alan hükümlerin tefsiri sahasıyla sınırlandırmak, herşeyden önce Kur’an’a aykırı bir tutumdur. Zira Sünnet’in fonksiyonunun bu şekilde sınırlandırılabileceğini Kur’an’a dayanarak ispat etmek mümkün olmadığı gibi, vakıa da bunun tersini göstermektedir.
Vahiyden aldığı bu yetkiye istinadendir ki Sünnet, haram-helal konusunda olduğu gibi ibadetler ve muamelat sahasında da hüküm koyma mevkiindedir. Mesela ehlî merkep etlerinin yenmesini yasaklayan hadis de aynı özelliktedir. Bununla ilgili usül kitaplarında daha fazla örnek bulunabilir.
Kur’an’ın hangi hususlara yer vermesi gerektiğini ve neleri ihtiva etmemesi icap ettiğini belirlemek bizlerin yetkisinde değildir. Kur’an’da yer alan nice hükümler vardır ki, Sünnet tarafından ortaya konanlardan daha az önemli olduğu kesindir. Mesela Mâide Suresi’nin 6. ayetinde abdestin nasıl alınacağı neredeyse bütün detayları zikredilerek belirtilmişken, namazın nasıl kılınacağı konusunda hiçbir izah yer almamaktadır. Oysa abdest, namaz için teşri kılınan bir vasıtadır ve kendisi müstakil bir ibadet değildir. Böyle olduğu halde namaz hakkında Kur’an’da niçin izahat verilmediği sorusunun cevabı, Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğu kabul edilmeden verilemez. Bu tarz pek çok mesele zikredilebilir.
Meselenin bir de şöyle bir boyutu var; Sünnet’in Kur’an’da yer almayan hükümler getiremeyeceğini söyleyenler, çoğunlukla Kur’an’ın ihtiva etmediği hükümler ve durumlar hakkında ictihad yapılmasını hararetle savunanlardır. Hatta bunlar içinde Kur’an’da yer alan hükümlerin dahi bağlayıcı olmadığını söyleyenler vardır. Bu durumda hayatın idamesi için yeni ictihadlar yapılması zarureti doğmaktadır.
Ancak bu durum şöyle bir netice doğurmaktadır: Sünnet vahiy kaynaklı olduğu halde Kur’an’da bulunmayan hükümler getiremez; ama bizler ictihad ederek Kur’an’da bulunmayan konularda (hatta tarihselcilere göre: Kur’an’ın yer verdiği teşri hükümler sahasında bile) ictihad ederek hüküm koyabiliriz, koymalıyız.
Sonuçta Sünnet’ten esirgenen bir teşri yetkisi, kendisini ictihad aynasında gören herkese tanınmış olmaktadır. Bu da ayrı bir garabet olarak önümüzde durmaktadır.
Yine şöyle bir husus da var ki; Sünnet’in nakli meselesi üzerinde şüpheler oluşturarak Kur’an’ı “şahsî görüşlere açık” hale getirmek ahir zamanda müptela olduğumuz bir hastalıktır. “Hadislerin naklinde beşer unsuru yer almıştır” gerekçesiyle Sünnet alanını “tekinsiz” ilan edenler, Kur’an’ın da aynı beşer unsuru vasıtasıyla nakledildiğini nedense hep görmezden gelir. Burada denebilir ki, “Kur’an ilahî koruma altındadır; ancak Sünnet için böyle bir garanti yoktur.” Biz de buna karşılık deriz ki, Kur’an’ın ilahî garanti altında olması, mesela melekler vasıtasıyla korunması gibi bir durumu anlatmaz. Yüce Allah Kur’an’ı, bu ümmet eliyle korumuştur ve bu durum kıyamete kadar da böyle devam edecektir. Kur’an’ı koruyan ümmet Sünnet’i niçin tahrif eder? Bu noktada ikinci bir itiraz da, Kur’an’ın tevatüren nakledildiği, hadislerin büyük çoğunluğunun naklinde ise böyle bir durumun söz konusu olmadığı şeklinde ileri sürülebilir. Buna mukabelemiz de şöyle olacaktır: Yukarıda sözünü ettiğimiz temel ibadetlerle ilgili hadisler büyük ölçüde tevatür seviyesine ulaşmamış rivayetlerden oluşmaktadır. Bu şu demektir: Bu rivayetleri “güvenilmez” ilan ettiğiniz zaman İslam’ın temel ibadetlerini bile yerine getirmeniz imkânsızlaşır. Bu durumu, dinin bireysel ve sosyal bütün boyutlarına teşmil edebilirsiniz.

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Furkan Nesli
Kategoriden Daha Fazla: Alıntı Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Muhterem Alparslan Kuytul Hocaefendi İle ‘Cumhurbaşkanı’nın Coca-Cola Fabrikası Açılışı Yapması’ Hakkında Röportaj

Kıymetli Furkan Nesli okurları! “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Coca-Cola fabrikasının açılışını…