Anasayfa Anasayfa Seçilmişlerin Adanma İmtihanı | Sayı 76

Seçilmişlerin Adanma İmtihanı | Sayı 76

21 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Seçilmişlerin Adanma İmtihanı

Allah Celle Celaluhu insanların ihtiyaçlarını en iyi bilendir. Bundan dolayı her zaman ve mekânda insanların ihtiyacına göre birçok alanda seçilmişler/dâhiler yaratmıştır. İnsanın ihtiyacı olan her alanda bu seçilmişler Allah vergisi kabiliyetleri ile insanlığın önünü açmış, hayatı kolaylaştıran icatlarda ve yönlendirmelerde bulunmuşlardır. Hiç kuşkusuz bilimin, teknolojinin, sanatın ve diğer alanların gelişmesinde yol gösterenlere olan ihtiyaçtan daha fazlası, insanın ebedi hayatta kurtuluşunu gösterecek hidayet alanında da olmalıydı.

Elbette ki insan için en önemli olan bu hayat yolunda hidayet üzere dosdoğru bir istikameti tutturmak, Rabbinin rızasını kazanacak kul olabilmektir. Bu meselede insana rehberlik yapacak seçilmişler çoğu zaman peygamberler, bazen de peygamber olmayan örnek kişiler olmuştur.

Seçilmişler derken bu kişilere Allah Azze ve Celle’nin iltimas geçtiği zannedilmemelidir. İmtihan dünyasındayız, herkes gibi seçilmişler de imtihanlardan geçtiler, hem de herkesinkinden daha büyük ve zorlu imtihanlardan… Her birinin girdiği imtihanların farklı olması, beşer takatinin son sınırına kadar zorlanan büyük imtihanlara sokulmalarının hikmeti nedir? Allah yolunda başa gelen her bir musibetin üstesinden gelebilmenin yollarını sonraki nesillere miras bırakmışlardır.

Birer beşer olan Peygamberler ve diğer seçilmişler bu imtihanları geçerek bizlere Allah için nelerden geçilebileceğinin, her durumda ve şartta Allah Celle Celaluhu’ya tevekkül edebilmenin, dimdik durabilmenin en canlı örneğini sergilemişlerdir. Kur’an’daki kıssalarda her bir seçilmişin ortak imtihanları (nefis, şeytan, toplum) olduğu gibi her birine has bazı özel imtihanları da olmuştur.

Bizler o seçilmişleri daha çok o özel imtihanlar karşısındaki duruşlarıyla hatırlıyoruz: Hz. Nuh’un 950 yıllık davetteki sabrı, Hz. Eyyub’un vücudunda oluşan amansız hastalığa karşı sabrı, Hz. Yakub’un Yusuf’una olan hasreti gibi… Biz bu örnekler içerisinden seçilmişlerin Allah Azze ve Celle yoluna adanmalarından, bu yola baş koyma örneklerinden bahsedeceğiz.

Allah Azze ve Celle’nin yoluna kendini /evladını adama konusunda Kur’an’da göze çarpan en önemli mevzu Hz. Meryem’in adanmasıdır. Aslında Kur’an bu kıssaya İmran’ın karısının (Hanne’nin) yıllarca özlemini duyduğu, hasretini çektiği karnındaki çocuğu Allah için mabede adamasıyla başlar. Konuya giriş mahiyetinde gelen “Gerçek şu ki, Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemler üzerine seçti.”1 ayetinden hemen sonra İmran’ın karısı ve akabinde kızı Meryem’in kıssasının gelmesi ikisinin de seçilmiş olduğunun açık göstergesidir. Bunların ilki, elindeki en önemli sermayesi olan, canından daha kıymetli gördüğü tek çocuğunu (hem de daha doğmadan) belki de çoğu zaman göremeyeceği, her istediğinde yanında olamayacağı mabede adayan Hanne’dir.

Adayan Olmak

O, Rabbine halisâne bir yönelişle yönelmiş, içten dua etmiş ve karnındakini (erkek olacağını düşünerek) hiç kimsenin etkisinde kalmadan Allah yolunda mabede adamıştı. Tevâzu içerisinde, “Ya Rabbi Sen daha iyisine layıksın ama benim elimdeki tek sermayem budur” anlamında “Benden kabul buyur” diye de eklemişti.

Adanan makam büyük olunca adananın da kıymetli olması ve adarken büyük fedakârlık yapılması gerekiyordu. Adak önemli olunca da Allah Celle Celaluhu hüsn-ü kabul gösteriyor, onu bir gonca gibi yetiştiriyordu hem de Zekeriyya Aleyhisselam gibi bir peygamberin gözetiminde…

Aslında Hanne, Meryem’in eğitimine henüz anne karnında iken başlamıştı desek yanlış olmaz. Kur’an bu kısımlara değinmiyor ama adanma sürecini göz önüne getirdiğimizde annenin böyle bir ruhi hazırlık sürecinden geçtiğini anlıyoruz. Hamile iken kıldığı namazlarında, ettiği dualarında veya karnındakiyle olan konuşmalarında ona ninniler değil de onu Allah için adadığını fısıldıyor, böylelikle daha anne karnında iken onu yarınlara hazırlıyordu.

Bu, çağın Hannesi olmak isteyen, ben de evladımı bu yola adayabilirim diyen annelerin göz ardı etmemesi gereken bir durumdur. Bu saliha ve Rabbi ile irtibatı sağlam olan kadın, evlatsız kaldığı zamanlarda da evlat sahibi olduğunda da nasıl sabırlı kul olunacağının en güzel örnekliğini gösteriyordu. Onun kısacık cümlelerle ifade ettiği adayışından nasıl bir özelliğe sahip olduğunu, Alla Azze ve Celle’nin kimleri seçtiğini, kimlerin adağını kabul ettiğini anlamaya çalışıyoruz. Tıpkı Adem’in iki oğlundan Allah’a sunduğu adağı kabul edilen Habil’in dediği gibi: “…Allah, ancak muttakilerden kabul eder.”2 Evet, Allah Celle Celaluhu samimi, fedakâr ve her şeyi göze almış olanların adağını kabul ediyor, kabul edince de onu her durumda koruyor.

Hanne kız doğurunca kısa bir şaşkınlık geçirmişse de (çünkü o güne kadar mabede hep erkekler adanıyordu) sonra durumu toparlayarak Allah Azze ve Celle’nin takdirine havale etmiş, toplumdan gelebilecek tüm tepkilere rağmen kızını adamıştı.

Adanan Olmak

Adayanın durumu bu iken acaba adananın durumu nedir? Onu nasıl bir imtihan beklemektedir? Şüphesiz adanan olmak insanın kendisi dışında başka bir şeyi adamasından daha zordur. Adanan olmak ve bu durumu başına ne gelirse gelsin muhafaza edebilmek… İşte bu sebeple Meryem’in imtihanı daha zor olmakla beraber derecesi de Hanne’den ve diğer kadınlardan daha üstün olmuştur. “Bir vakit melekler dediler ki: Ey Meryem! Muhakkak ki Allah seni seçti. Seni tertemiz kıldı. Hatta seni dünyadaki bütün kadınlara üstün kıldı.”3 Hz. Meryem bir iffet abidesi olarak mabette ibadetle meşgul olan ve bu haliyle içinde yaşadığı toplumun gözünde el üstünde tutulan birisiydi.

Ailesi şerefli bir soydan geliyor ve nesebi Hz. Harun Aleyhisselam’a dayanıyordu. Hz. Zekeriyya Aleyhisselam gibi bir peygamberin gözetiminde, mabette daima ibadetle ve taatle meşgul olup eline hiçbir erkek eli değmemiş olan adanmış Meryem’i büyük bir imtihan bekliyordu. Hz. İsa Aleyhisselam ile müjdelenecekti. O zamana kadar benzeri görülmemiş bir hadise cereyan edecek, Meryem oğlu İsa Aleyhisselam babasız dünyaya gelecekti. Bunu ailesine ve topluma nasıl izah edecekti? Kimbilir ne iftiralar atılacaktı, neler söylenecekti.

Her şey Allah Azze ve Celle’nin kontrolünde gerçekleşse de Meryem’in bu durumu kabullenebilmesi, tüm zorluklara göğüs gerip Allah’a tevekkül edebilmesi çok zordu. Kur’an’ın ifadesiyle Meryem’in “… Keşke ben bundan önce ölseydim, unutularak unutulmuşların (arasına karışsaydım)”4 dediği çok hassas bir durumdu.

Çocuk doğduktan sonra kendisini temize çıkarabilmesi, insanları ikna edebilmesi ancak bir mu’cize ile mümkündü. Meryem’de tam bir teslimiyet gerçekleşti ve işte o anda Allah Celle Celaluhu’nun kudreti devreye girdi. O topluma öyle bir cevap verildi ki kıyamete kadar unutulmayacak bir cevap oldu. Beşikteki İsa Aleyhisselam konuştu: “(İsa) dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. (Allah) Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı.”5

Allah Celle Celaluhu kendi yoluna adanan ve başına gelenlere sabredenleri elbette koruyacak, onlara atılan iftiraları boşa çıkaracaktır. Hanne ellerini açıp da samimi bir şekilde ettiği duanın İsa Aleyhisselam gibi bir meyveye/mu’cizeye dönüşeceğini nerden bilebilirdi. Allah Celle Celaluhu kudretini gösterdi.

Erkeklerin egemen olduğu bir dünyada kadının bir hiç olmadığını, gerekirse örneklikte en önde olabileceğini kadının başrolde olduğu gerçek bir kıssayla bize gösterdi.

Adamak mı zor Adanmak mı?

Kur’an’da adanma ve teslimiyetle ilgili bir diğer kıssa Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i Allah Azze ve Celle’ye kurban etmekle emrolunması ve Hz.İsmail’in bu duruma teslim oluşudur. İbrahim Aleyhisselam dede olacak yaşta baba olmuş ancak daha evladıyla fazla vakit geçiremeden evlat sevgisiyle imtihan edilmişti. Rabbi, rüya yoluyla kendisine biricik İsmail’ini kesmesini emrediyordu. Hz. İbrahim bir Peygamber olarak zor da olsa bu imtihanı aşacak, evladını Allah yolunda feda edecekti. Ancak çocuğun bu duruma tepkisi nasıl olacaktı, o da bu emre teslim olup yükselebilecek miydi? Aynı zamanda bu çocuk Rabbinden istediği salih evlat mıydı? Bu ve benzeri soruların cevabını öğrenebilmek için oğluna rüyasından bahsedince; henüz çocuk olan İsmail Aleyhisselam büyük bir olgunlukla bu emre boyun eğmiş, kesilmek üzere uzanmıştı. İkisinin bu adanış ve teslimiyeti Allah Celle Celaluhu tarafından kabul edilmiş ikisi de bu imtihanı aşarak tarihe geçmiştir. İşte her sene idrak ettiğimiz Kurban Bayramı ve kurbanlarımızı Rabbimize sunuşumuz bu büyük hikâyenin temsilidir. Büyüklerin imtihanı bu şekilde büyük olmuş, kendilerinden sonra kıyamete kadar nice babaları ve evlatları düşündüren, titreten zor bir imtihan olarak yerini almıştır.

Bir davaya adanmak, o davanın ne kadar büyük bir dava olduğunu gösterdiği gibi aynı zamanda sonraki nesillere bırakılan bir mirastır. Ancak bu sadece adanmayı konuşmakla, bir davaya adanmış olmayı söylemekle olmaz. Adanılan dava bir sevdaya dönüşmedikçe, uykuları kaçırmadıkça, yemeden içmeden kesmedikçe, gülmeyi unutturmadıkça tam olarak adanılmış sayılamaz. Tıpkı şarkın şanlı Sultanı Selahaddin Eyyubi gibi… “Kudüs tutsakken ben nasıl gülebilirim?” diyordu. Kudüs ve Mescid-i Aksa onun için bir davaya, bir sevdaya dönüşmüştü. Kudüsle yatıp Kudüsle kalkıyordu adeta. Kudüs’ü bir asırlık esaretten kurtarma arzusu ve davası onu gülmekten, yeme-içmeden kesiyordu. Allah Celle Celaluhu da kendisini Kudüs’ün kurtuluşuna adayan Selahaddin’e fethi nasip ediyor ve bu şekilde tarihe geçiyordu. Aynı şeyi Fatih Sultan Muhammed Han için de söyleyebiliriz. “İstanbul surları çok güçlü, yıkılamaz” diye olumsuz görüş bildirenlere kızıyor, atını denize sürüyor, “Ya ben İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni” diyerek kararlılıkla ve azimle kuşatmaya devam ediyordu. Elli üç gün süren kuşatmanın ardından Allah Azze ve Celle İstanbul’un fethini nasip etti. Hedefine doğru giderken engellere takılanlar değil zorluklara aldırmayanlar hedeflerine ulaşabilirler.

Tüm bunların ışığında diyebiliriz ki bir davanın müntesipleri o davaya her ne pahasına olursa olsun sarılmadıkça, geçmişte kendini adayanlar gibi zorluklara talip olmadıkça başarıya ulaşamazlar. Müslümanlar büyük hedefler için büyük bedeller ödemeyi göze almadıkça o hedeflerin sadece edebiyatını yapmış olacaklarını, bu şekilde hedeflerine ulaşamayacaklarını bilmelidirler. Rahmetli Şehid Hasan El-Benna ne güzel söylemiş: “Yarınlar yorgun olanların değil rahatından vazgeçenlerin olacaktır.”

Kaynak


1) Al-i İmran, 33

2) hizmetçi 27

3), Al-i İmran, 23

4) Meryem, 23

5) Meryem, 30

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Murat Gülnar
Kategoriden Daha Fazla: Anasayfa

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Türkiye’de İslamcılığın Tarihi Süreci | Sayı 77

Türkiye’deki İslamcılığın tarihi sürecini ve İslamcılık kavramının doğuşundan günümüze kad…