Rasûlullah’ın Davet Metodu-3 (Sayı 12)

15 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Allah Rasûlü (s.a.v.) çeşitli yollar deneyerek davetini sürdürebilmenin ve davasını yayabilmenin mücadelesini yılmadan, usanmadan vermeye devam ediyordu.

Fakat Mekke’de bulduğu fırsatları titizlikle değerlendirerek, sürekli davetine devam eden Allah Rasûlü’nün alanı, gün geçtikçe biraz daha daralıyor ve müşrikler tarafından imkânları her gün biraz daha kısıtlanıyordu.

Bu sebeple kabileleri davet ederken aynı zamanda Mekke’deki olumsuzlukları da düşünerek davete merkez olabilecek yeni bir üs arıyordu. “İçinizden beni kavmine götürüp himaye edecek biri yok mu? Kureyş Rabbimin kelamını tebliğime engel oluyor” diyerek her fırsatta davetini tekrarladığı zamanlarda, O’nun azmine, şevkine muhatapları ve düşmanları bile şaşırıyor ve onların “senin bizden ümidini kesme vaktin gelmedi mi?” demelerine sebep oluyordu.1 Nübüvvetin onuncu yılında arka arkaya kendisini himaye eden amcası Ebu Talip’i ve en büyük destekçisi Hatice’sini kaybedince, umudunu Mekke ayarında bir şehir olan Taif’e bağlamış, davanın yayılması için yeni bir zemin olur diye, Zeyd b. Hârise’yi yanına alarak Taif’e gitmişti. Fakat Taif bu tarihî fırsatı kaçırmakla kalmamış bir de Rasûlullah (sav)’a karşı unutamayacağı zulümler yapmış ve oradan ayakları kan-revan içerisinde ayrılmak zorunda bırakılmıştı.2 Yıllar sonra Hz. Aişe (r.anha) Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Acaba senin başına Uhud gününden daha şiddetlisi geldi mi?” diye sorduğunda, Rasûlullah (s.a.v.) Taif’te başına gelenleri anlatmıştı.3 Buna rağmen O, yılmadan, usanmadan görevini yapmaya devam etmişti. Çünkü O’nda yılmayan bir azim, kırılmayan bir şevk, çelik gibi bir irade ve bitmeyen bir ümit vardı. Efendimizin bu hali günümüz davetçilerine de zor ve sıkıntılı anlarında azimlerini ve ümitlerini kaybetmemelerini ve sınırlarını zorlamaları gerektiğini öğretmelidir.

Hedeflerine doğru yılmadan ilerleyenler, istedikleri sonuca ulaşabilirler. 1914’te Paris’i kurtaran Mareşal Foch, generaline gönderdiği telgrafta şöyle demişti: “Merkez kuvvetlerim yıkılıyor, sağ cenâhım geriliyor. Fakat vaziyet mükemmeldir, taarruza geçiyorum.” Bu şekilde askerlerine taarruzu emrediyor ve galip gelerek tarihe geçiyordu. O da ümitlerin tükendiği, merkez kuvvetlerin yıkılıp, birliklerin geri çekilmeye başladığı anda, en son ve etkili silahı kullanmıştı. “Asla ye’se düşmemek ve ümidi kaybetmemek.”4

Taiflilerin kaçırdığı tarihî fırsatı Medineliler değerlendirdi ve Rasûlullah (s.a.v.)’ın davetine kucak açtı. Bi’setin on birinci yılında, Medine’den hac için Mekke’ye gelen altı kişilik Hazrec grubu, İslam’a girmiş ve Rasulullah(s.a.v.)’ın talimatıyla kavimleri arasında daveti yaymak ve ertesi sene buluşmak üzere Medine’ye dönmüşlerdi. Ertesi yıl on iki kişi olarak geldiler ve 1. Akabe Bey’atı gerçekleşti. Rasûlullah (s.a.v.), onları eğitmek ve Medine’yi davetin merkezi olacak seviyeye getirmek üzere çalışmalar yapması için Mus’ab b. Umeyr’i, Medine’ye İslam tarihinin ilk öğretmeni olarak tayin etti. Mus’ab (r.a.)’ın gayretleri ve Allah (c.c.)’ın yardımıyla bir yıl sonra Medine’de İslam’ın girmediği hiçbir ev kalmamıştı. Ertesi yıl 75 kişi (73 erkek, 2 kadın) olarak geldiler ve Akabe’de kendi malları ve canlarını korudukları gibi Rasûlullah (s.a.v.)’ı ve ashabını koruyacaklarına dair söz verdiler.(II. Akabe Bey’atı)5

Devletleşme

Sonrasında Medine’ye hicret gerçekleşti ve kitleleşmeden devletleşme aşamasına geçilmiş oldu. İlk iş olarak mescit inşa edildi ve burada ibadetin yanında devletle ilgili işler de görüşülüyordu. “Mescit, yalnızca ibadete mahsus bir yer değildi. Bilakis ibadetin yanında siyasî ve ictimâi hayatın merkezi konumundaydı. Peygamber (s.a.v.), gelen elçileri mescitte karşılar, devlet işlerini oradan idare eder, dinî ve siyasî konularda minberden cemaate hitap ederdi.”6

Aynı gayeye inandıklarını sadece söyleyenlerin meydana getirdiği kitle, üzerinde önemle durduğumuz kitleyi temsil etmez. Bu şekildeki kitle, eğitilmemiş kalabalıklar ve boş yığınlardır. Hz. Peygamber (s.a.v.), bu toplumu oluştururken neye önem verdiyse biz de ona önem vermeliyiz. Hz. Peygamber (s.a.v.) medeniyetin temellerini atıyordu. İnsanların maddeden çok manaya önem vermesini istiyordu. Allah Rasûlü(s.a.v.)’nün meydana getirdiği kitlenin fertleri arasında muhabbet, kardeşlik, birlik ve beraberlik vardı. Üstünlük; makam, mevki, ırk ve sosyal statüye değil takvaya bağlıydı.

Devlet aşamasında; hudutların tespiti ve nüfus sayımı yapılması, anayasanın oluşturulması ve Medine içerisindeki Yahudi ve henüz iman etmemiş putperest Araplarla münasebetlerin çerçevesinin belirlenmesi gibi faaliyetler gerçekleştirildi. Kısa müddet içerisinde devletini sağlam temeller üzerine oturtan Hz. Peygamber (s.a.v.), küçük silahlı birlikler çıkararak bir yandan etraftaki kabileler hakkında mâlumat sahibi oluyor, ticaret kervanlarını denetliyor, diğer yandan orduyu cihada hazırlıyordu. Çünkü biliyordu ki cihad olmaksızın yeryüzünden fitne ve fesat kalkmayacak, Allah(c.c.)’ın hükümleri hâkim olmayacaktı. Mekke’de iken fiilî taarruza izin vermeyip, Kur’an’ı tebliğ ile cihadın yapılmasını emreden Rabbimiz, Medine’de gelen ayetlerle artık fiilî cihada (savaş) izin veriyordu. İslam’da cihad; İslam davetinin önünde engel olan sultaları kaldırmak, İslam ile insanlar arasındaki engelleri bertaraf etmek, dinî hürriyeti temin etmek ve İslam toplumunu tesis etmek için yapılan mücâhededir. İnsanları tahakküm altına alan hâkim güçlerin yalnızca nasihat ve tebliğ ile saltanatlarını bırakacaklarını düşünmek, Hz. Peygamber(s.a.v.)’in rahmet yönüne vurgu yapıp savaşmasından bahsetmemek, güya İslam’ı barışçı gösterme çabaları olarak öne sürülse de, bu düşünce hem tarihi gerçeklerle çelişir hem de eksik bir Peygamber anlayışına sebebiyet verir. Oysaki Rasûlullah (s.a.v)’ın yaptığı savaşlar, O’nun Rahmet Peygamberi olmasının bir başka tezâhürüdür. Çünkü yapılan savaşlarda öldürülen insan sayısı çok azdır. Rasûlullah (s.a.v.)’ın davetinin en önemli kısmının, insanları İslam’a kazandırma konusunda hassas olması ve bu konuda her fırsatı değerlendirmesi, kendisine düşmanlık yapanların bile kalbini kazanmaya çalışması olduğunu görüyoruz. Benu Hanife’nin reisi Sümame b. Usal’in Medine’de yakalanması ve Rasûlullah (s.a.v.)’ın esir olan Sümame’ye güzel muamelesi, Mekke’de iken daveti kabul etmeyen ve “bana bir daha anlatacak olursan seni öldürürüm” diyen bu kişinin İslam’a girmesini sağlamıştır. Elbette ki burada Rasûlullah (s.a.v.)’ın davet metodunu tamamıyla anlatabilmek mümkün değildir. Bizim anlattıklarımız Rasûlullah (s.a.v.)’ın davet metodunun bir kısmıdır. Sonuç olarak; davet görevini yürüten Müslümanların her alanda örnek olan Rasûlullah (s.a.v.)’ın davet metodunu iyi öğrenmeleri, eksiksiz takip etmeleri, bu esasların dışına çıkmamaları gerekir. Üstad Necip Fazıl’ın ifade ettiği gibi:

Müjdecim, kurtarıcım, Efendim, biricik Peygamberim,

Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim.”

diyecek kadar Rasûlullah (s.a.v.)’a ve davet metoduna sarılanlardan olmak dileğiyle…

1- Said Havva, Rasûl I, 107.

2- İbn Hişam I, 419.

3- Kandehlevi, Hayatûs Sahabe I, s.263.

4- Dale Carnegie, Söz Söyleme ve İş başarma sanatı, s. 106.

5- İbn Kayyum, Z’adu’l-Me’âd II, 56-58.

6-Hasen İbrahim, Tarihul İslam I, 523-24.

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Murat Gülnar
Kategoriden Daha Fazla: De ki: Göklerin ve Yerin Rabbi Kim? (Sayı 12)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Ömrün Muhasebesini Yapmak | Sayı 79

Ölümü tefekkür etmek ve geçen ömrümüzün muhasebesini yapmak zamanın kıymetini bilmeyi sağl…