Anasayfa Başyazı OrtadoğuGerçeğive Ümmetimizin Doğum Sancısı-4 (Sayı 32)

OrtadoğuGerçeğive Ümmetimizin Doğum Sancısı-4 (Sayı 32)

22 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Bizi zafere götürecek metod ve stratejiyi gösteren Allah’a hamd; bu metodu en güzel şekilde uygulayarak zafere ulaştıran Rasulüne salât-u selam; ümmetin kurtuluşu için mücadele veren kardeşlerime selam olsun.
Kasım sayısında 30 yıldır Ortadoğu’da diktatörlükler kuran entrikacı ve zalim batılı güçlerin son birkaç yıldır Büyük Ortadoğu Projesi’nin ikinci basamağına geçtiklerini ve bölge ülkelerinde iç savaşlar başlattıklarını ifade etmiştim. Ortadoğu halklarını özgürlük ve demokrasi yalanı ile sokağa dökenlerin gerçek niyetlerini ve hedeflerini maddeler halinde açıklamıştım. Bu sayıda ise Libya, Suriye ve Mısır gibi ülkelerde sokağa çıkmadan evvel neler hesaplanmalıydı konusuna temas edeceğimi ifade etmiştim. Ona başlayalım;
Haberleri takip edenlerin hatırlayacağı üzere Ortadoğu’da başlayan halk hareketleri Tunus ve Mısır’da çok kanlı olmamış olsa da özellikle Libya ve Suriye’de iç savaş boyutuna ulaşmış ve on binlerce insanın kanı akmıştır. Bu ülkeler neredeyse tamamen harap olmuş ve 40-50 senede kendilerini maddi-manevi toparlayamayacak hale gelmiştir. Özellikle Suriye’de bu yıkım çok daha fazla olmuş ve şu ana kadar yaklaşık 150 bin insan ölmüş, 5-6 milyon insan evini barkını terk etmek ve perişan bir hayat sürmek zorunda kalmıştır. Bütün bunlara rağmen dış desteğe sahip olan zalim iktidara karşı hiçbir sonuç alınamamıştır. Halk savaştan bıkmış ve muhaliflere olan iç ve dış destek epeyce azalmıştır. Görünen odur ki muhalifler gitgide yalnızlığa terk edilmekte hatta haberlerde onlardan artık pek bahsedilmemektedir.
Muhaliflere destek sözü verip onları sokağa dökenler zalim iktidarın gücünü, alabileceği dış desteği, Avrupa ve Amerika’nın muhaliflere ciddi bir destek vermeyeceğini hatta onları satabileceklerini, onların demokrasi isteklerinin yalan olduğunu ve gerçekte başka hesaplar peşinde olduklarını, böylesi diktatörleri gerçekte onların getirdiğini ve mevcut zalim gitse bile onun yerine onun gibi bir başkasını getireceklerini düşünmediler. Aynı zamanda muhaliflerin ağır silahlarının olmadığını ve olamayacağını, birlik beraberlik içinde olmadıklarını ve olamayacaklarını, askeri ve siyasi bilgi ve stratejiye sahip olmadıklarını ve olamayacaklarını, hiçbir eğitimlerinin ve tecrübelerinin olmadığını, bu halleriyle yeterince askeri, maddi ve istihbarat desteği olmadan koca bir orduya karşı koymalarının mümkün olmadığını ve olamayacağını, bu hareketin sonuçta yüzbinlerce kayıp vererek bitmek zorunda kalabileceğini hesaba katmadılar. Bunları Suriyeli muhaliflerin düşünememesi normal karşılanabilirse de Türk Hükümetinin ve siyasilerin düşünememesi kabul edilemez. Zalimin karşısında olmak, mazluma yardım etmek elbette doğru ancak hesapsız atılacak adımlar ile zalime değil mazlumlara zarar verilir. Öyle de olmuştur ve Suriye halkı bugün dünyanın en kötü durumunda olan halkı durumuna gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti iyi niyetle Ortadoğu’daki diktatörlüklerin yıkılmasını ve Müslüman halkların biraz daha özgürleşmesini istiyor olabilir. Bunun için bu halk hareketlerini destekleyerek risk alıyor da olabilir. Ancak şu bir gerçek ki kendi aldığı riskten çok daha fazla Suriye halkını riske atmıştır. Daha önce de Amerika, Irak’ı işgal ettiğinde hükümet yine aynı gerekçeyle Saddam gibi bir zalimden Irak halkının kurtulması ve özgürlüğüne kavuşması için emperyalist, zalim ve dünyanın en büyük yalanlarını söyleyerek zayıf ülkelere saldırıya geçen Amerika’yı desteklemişti. Sonuç ne oldu? 1.5 milyon şehit, yerle bir olmuş bir devlet, Amerikalı askerler tarafından namusları kirletilen on binlerce Iraklı Müslüman kadın, neredeyse bölünmüş diyebileceğimiz bir toplum, her gün patlayan bombalarla günde yüz civarında insanın ölmeye devam ettiği ve mezhep çatışmalarının fitilinin ateşlendiği bir Irak… Tek kelimeyle maddi-manevi enkaza dönmüş bir ülke. Belli ki böyle olacağı düşünülemedi. Saddam gibi diktatörleri İran’a karşı savaşsın diye aslında Amerika’nın getirdiği de unutuldu. Amerika’nın derdinin ne Saddam ne de kimyasal silahlar olmadığı ve kendince İslam’ı ve Müslümanları dönüştürmek, ılımlı hale getirmek ve Ortadoğu’daki etkisini artırmak olduğu da anlaşılmadı. Amerika’nın gerçek niyetini ve projesini bize söylemeyeceği ve sözüne güvenilmez bir devlet olduğu da düşünülmedi ve Irak’a demokrasi geleceği hayalleriyle büyük emperyalist desteklendi.
Türk Hükümeti az ve de güvenilir olmayan bilgilerle büyük kararlara imza atmış, bunu aktif dış politika zannetmiş ve telafisi mümkün olmayan büyük hatalar yapmıştır. Bu arada tüm komşu devletlerle ilişkileri bozulmuştur. Kendini olduğundan daha güçlü zannetmesi sağlanmış ve Türkiye bölgede büyük rollere soyunsun böylece Amerika tarafından maşa olarak kullanılabilsin diye pohpohlanmıştır. Sahte ve hiçbir geçerliği olmayan abi rolü verilmiş ve siyasi kararları verenleri böylelikle aldatmışlardır.
Gerek Suriye muhaliflerini destekleyen, sokağa çıkmaları için teşvik eden, onlara açık ve gizli yardımlarda bulunan, onları örgütleyen, Türkiye’de toplantılar düzenlemelerini ve sürgünde bir hükümet kurmalarını sağlayan Türk Hükümeti ve gerekse Suriye halkından rejim muhalifleri bu hareketi başlatmadan evvel neleri hesaba katmalıydılar? Böyle bir halk hareketi hangi şartlar gerçekleştikten sonra başlatılabilirdi?
1. Öncelikle şunlara sahip bir cemaatin oluşmuş olması gerekirdi;
a- Ehliyet ve cesaret sahibi lider
b- Ehliyet ve cesaret sahibi aynı zamanda disiplinli ve itaatkar kadrolar
c- Cesaret ve disiplin sahibi, cemaate itaat kabiliyeti kazanmış milyonlarca insandan oluşan bir kitle
d- Böyle kitleleri sevk ve idare edebilmek için gerekli sistem ve teşkilat yapısı. Bunlara ilaveten hem lider, hem kadro ve hem de cemaatin fertlerinin tamamına yakınında hedefin doğruluğuna, ulaşılabilir olduğuna ve ulaşılmasının bir zaruret olduğuna kuvvetli bir inanç ya da iman.
Suriye ve Libya’da bunlardan eser bile yoktu. Suriye’de 1982’de BeşşarEsed’in zalim babasının gerçekleştirdiği Hama kenti ve civarındaki katliamlar sonucunda 50-60 bin civarında Müslüman şehid edilmiş ve var olan İslami çalışmalar da tamamen bitirilmişti. O günden beri Suriye’de halkın gözü korkmuş ve hiçbir İslami faaliyet yapamaz olmuştu. Gerçek İslam’ı öğreten tüm kitaplar yasaklanmıştı. 4-5 kişi bir evde bir araya gelemiyordu. Bunlardan dolayı Suriye halkı İslam’ı bilmeyen, cemaat çalışması yapmayan ve hizmet tecrübesi olmayan bir halk durumuna gelmişti.
Suriye halkı bu olaylardan bir yıl öncesine kadar BeşşarEsed’i alkışlayan ve ona oy veren bir halk değil miydi? Böyle bir halkı sokağa dökmeden önce orada güçlü bir cemaatin, güçlü bir liderliğin, güçlü ve tecrübeli bir kadronun, sağlam bir eğitim sisteminin, sağlam bir teşkilat yapısının ve kurumlarının oluşması gerekmez miydi? Diğer şartlar gerçekleşse bile sadece disiplin şartı gerçekleşmediğinde hareket başladıktan sonra kontrolden çıkacaktır. Suriye’de olan tam da budur, tam bir kontrolsüzlük ve kargaşadır. Birbirinden kopuk hatta bazen birbirleriyle savaşan 1500’e yakın silahlı örgüt oluşmuştur. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’de silahlı cihadı başlatmamasının bir sebebi de yukarıda söylenen özelliklere sahip bir kadro ve kitlenin oluşması, Müslümanların zulme karşı Allah için sabretmeyi, liderden emrin gelmesini beklemeyi ve lidere itaat etmeyi öğrenmesi idi.
2. Böyle bir cemaat teşekkül ettikten sonra yıllarca tebliğ ve eğitim çalışmaları yapılmalı ve geniş kitlelere İslam götürülmeliydi. Böylece İslam’ın hakimiyetini isteyenler ve bu uğurda mücadele edenler de neyi istediklerini bilerek isteyecekler, İslam’a düşman olanlar da neyi reddettiklerini bilerek reddedeceklerdi. Bu şekilde herkes bilerek bir tercihte bulunacak ve saflar ayrılacaktı. Kur’an-ı Kerim saflar ayrıldıktan sonra Müslümanlara Allah’ın yardımının, kafirlere ise Allah’ın azabının geldiğini belirtir. Bu, Sünnetullah’tır ve değişmez. Tebliğ yapılmadan Allah Müslümanlara yardım, kafirlere ise azap etmeyecektir. Allah’ın yardımının gelmesi safların ayrılmasına, safların ayrılması ise İslam cemaatinin ve davetçilerinin Tevhid’i anlatmasına bağlıdır. Tevhid anlatıldığında ve “Allah’tan başka ilahın yani itaat edilecek bir makamın olmadığı, Allah’ın dünyasında O’nun dediğinin olması gerektiği ve O’ndan daha iyi bilenin olamayacağı, aynı zamanda dediğinin olmasının O’nun hakkı olduğu” açıkça ortaya konulduğunda bir kısım insanlar kabul edecek, bir kısmı ise reddedecek ve saflar ayrılmış olacaktır. Böylece reddedenler bizi değil; Allah’ı ve Tevhid’i reddetmiş olacak ve bizimle değil; Allah ile karşı karşıya gelmiş olacaklardır. İş bu noktaya geldikten sonra Allah’ın yardımı gelecektir.
İslam’ın ve Tevhid’in öğretilmediği bir toplumda birden bire silaha sarılmak ve devrim yapmak istemek hem siyaseten hem de İslam Fıkhı açısından doğru değildir. 1. maddede belirttiğimiz gibi Hz. Peygamber Mekke’de silaha sarılmış mıdır? Hayır. Neden? Sebep çoktur. Sayının ve gücün yetersizliği bir sebep olsa da ondan çok daha önemlisi tebliğ edebilmek, anlamalarını sağlamak ve yarınlarda iman edecek olan kimseleri bugünden öldürmemek ya da karşımıza almamak içindi. Onların anlamaları ve düşünmeleri için mühlet vermek içindi. Ayrıca Mekke’de daha hakkıyla tebliğ yapılmadan silaha sarılınmış olsaydı, müşrikler İslam’ı ve Müslümanları fitneci, katil, akrabaları birbirine düşman eden bölücüler olarak göreceklerdi. Daha başka sebepler saymak da mümkün. Allah Azze ve Celle bu gibi sebeplerden dolayı Mekke’de sabrı emretmiş ve silaha sarılmaya izin vermemiştir. Taviz vermeye izin vermediği gibi. Bu iki yönlü ve dengeli strateji ile yani hem saldırmamıza hem de taviz vermemize izin vermeyerek bizi başarıya ve zafere götürmüştür. Saldırmamıza izin vermeyerek hem hareketi altından kalkamayacağı hatalar yapmaktan ve yok olmaktan korumuş hem tebliğin önünü tıkamamış ve tebliğe devam edilebilmiş hem Müslümanlara sabretmeyi öğretmiş ve onları olgunlaştırmış hem liderden emir gelmeden harekete geçmemeyi öğretmiş hem kâfirlerin mazlum durumdaki Müslümanları görüp kalplerinin yumuşamasını sağlamış hem de İslam’ın rahmet dini olduğu, öldürmeye değil tebliğ ile diriltmeye geldiği anlatılmıştır.Taviz vermemize de izin vermeyerek hareketi bozulmaktan, şahsiyetsizleşmekten, bukalemun gibi renkten renge girmekten korumuştur. Bu metod sayesinde Ebu Bekir’ler, Ömer’ler… yetişmiştir.
Bu nebevî metod ışığında ve bu gözle Suriye’ye bakıldığında büyük yanlışlar yapıldığı anlaşılacaktır. Küçük bir takım gayretleri saymazsak Suriye’de tebliğ çalışmaları yaklaşık 30 yıldır terkedilmiş ve Suriye halkına İslam ve Tevhid öğretilmemiştir. Sonra da böyle bir halk silahlı mücadeleye teşvik edilmiştir. Büyük bir kumar oynanmış ve bu kumar kaybedilmiştir. Vahyin gösterdiği metod ve strateji terkedilir, akıl ön plana alınır ve Amerika’nın yönlendirmesiyle davranılırsa böyle telafisi imkânsız hatalardan korunmak mümkün olmayacaktır. Konuya devam etmek temennisiyle… Allah’a emanet olun.

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Alparslan Kuytul Hocaefendi
Kategoriden Daha Fazla: Başyazı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

İmanın Kazandırdığı Kişilik-3 | Sayı 78

Hamd; gönderdiği kitabı ile şahsiyetli mü’minler olmanın yollarını bizlere gösteren Âlemle…