Anasayfa Başyazı Ortadoğu Gerçeği ve Ümmetimizin Doğum Sancısı – 8 (Sayı 36)

Ortadoğu Gerçeği ve Ümmetimizin Doğum Sancısı – 8 (Sayı 36)

22 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Bize en doğru hareket metodunu göstererek yanlış yapmaktan koruyan ve en kısa yoldan başarıya ulaşmanın yollarını gösteren Allah’a hamd; Allah’ın yönlendirmelerine teslimiyet gösterip mücadele ederek kısa zamanda büyük zaferlere ulaşan Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e salat-u selam; şanlı Nebi’nin sancağını yeniden dalgalandırmanın mücadelesini veren kardeşlerime selam ile.

Son 7 sayıdır Suriyeli muhaliflerin bu silahlı mücadeleyi başlatmadan önce düşünmeleri gereken ama düşünmedikleri 8 ana noktayı anlattım. Bu sayıda en önemli hususlardan birini 9. madde olarak anlatıp bu konuya son vereceğim.

9- Muhalifler küfre ve şirke muhalefet eden tevhidî bir hareket olarak değil, zulme ve diktatörlüğe muhalif özgürlükçü bir hareket olarak ortaya çıktılar. Yani İslamî bir hareket olarak değil demokrasi taraftarı bir hareket olarak, özgürlüklerin genişletilmesi ve insan hakları adına mücadeleye başladılar. Hâlbuki hiçbir peygamber böyle bir söylemle işe başlamamıştır. Peygamberler hangi söylemle mücadeleyi başlatır ve hangi stratejiyi izler?

İstisnasız bütün peygamberler “Lailaheillallah” diyerek ortaya çıkmışlar ve insanları sadece Allah’a itaate davet etmişlerdir. İnsanları Allah’tan başka otorite tanımamaya, kullara kulluk yapmamaya, sadece Allah’a kulluk yapmaya çağırmışlardır. Peygamberlere Allah tarafından verilen bu şerefli sancakta yalnızca “Lailaheillallah” yazmış, başka da bir şey yazmamıştır. Tevhid davasının yanına ikinci bir dava konulmamıştır. Hiçbir zaman tevhid ikinci plâna itilmemiştir. Çünkü Allah Azze ve Celle kendi namına ve kendisi için bir hareket başlatmaktadır.

Nasıl Allah’a bir şeyi ortak kılmak, Allah’la birlikte başkalarına da kulluk yapmak ve itaat etmek caiz değilse, Allah için başlatılan bir harekette de başka amaçları tevhide ortak kılmak caiz olamaz. Allah için olan hareket sadece tevhidi öne sürmeli. Tevhidî söylemde tevhid gerçekleştirilmelidir. Çünkü başka şeylerin de öne sürüldüğü ve amaç edinildiği bir hareketi Allah Azze ve Celle kabul etmez. Tıpkı hayırlı bir ameli işlerken Allah rızası dışında başka bir amaç olduğunda Allah’ın böylesi amelleri kabul etmemesi gibi. Hareketin asıl hedefi Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini sağlamak ise o halde sadece O’nun adına olmalı. Madem tevhidî hareketi başlatan Allah’tır, o halde baştan itibaren her şey O’nun ismiyle yapılmalı. Bu Allah’ın hakkıdır. Çünkü her şeyin sahibi olduğu gibi davanın da sahibidir.

Ayrıca kulların, Allah’ın hakkını savunmayıp kendi haklarını savunmaları, “Yeryüzünde hükmetmek Allah’ın hakkıdır, siz hükmetmeye kalkmayın” demeden önce kendi çiğnenen haklarından bahsetmeleri doğru olamaz. Kul, kendi hakkından evvel Allah’ın hakkını savunmak zorundadır. Nasıl ki babasının da kendinin de hakları çiğnenmiş olan bir kişi eğer adamsa kendi hakkından önce babasının hakkını savunur, önce onu gündeme getirir. Aksini yaparsa, kendi hakkını öne alır, onun için mücadele eder, babasının hakkını sonraya bırakırsa adam değil demektir. Böyle bir evladı hangi baba kabul eder? Bu durumda baba çocuğuna “senin gibi evladım yok” demez mi? Kendi insanî haklarını savunan, özgürlükler için ölen ve öldürenleri de kıyamet günü Allah Azze ve Celle reddedip “senin gibi kulum yok” derse ne diyecekler? O halde Müslümanlar özgürlük ve demokrasi diyerek değil; tevhid diyerek, kullara kulluğu reddederek, “Madem dünya Allah’ındır, o halde O’nun dediği olmalıdır” diyerek mücadeleye başlamalıdırlar.

Efendimiz tevhide davet etmeye başladığında Mekkeli müşrikler bundan çok rahatsız olmuş ve amcası Ebu Talib’e giderek yeğeniyle görüşmesini, bu işi halletmezse aralarında savaş çıkacağını söylemişlerdi. Bunun üzerine Ebu Talib, Efendimiz’le görüşmüş, kavminin tevhidi kabul etmediklerini onlara başka bir şey söylemesi gerektiğini ifade etmişti. İşte o zaman Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Bunu derim, başka da bir şey demem” buyurarak tevhidî söyleminden vazgeçmeyeceğini göstermiş, kendisini davasından saptırmak ve başka söylemlere yöneltmek isteyenlere fırsat vermemişti. Bugün maalesef Müslümanlar bu tuzaklara düşmekte, yönlendirilmekte, tevhidi gündeme bile getirmeyip ya dini, ibadet ve ahlak dini olarak anlatmakta ya da İslam Medeniyeti için değil demokrasi için mücadele verir hale getirilmektedirler.

Allah-u Teâlâ Müzzemmil Suresi’nde “Biz sana ağır bir söz vereceğiz” buyurmaktadır. Bu ağır söz, ağır bir dava olabileceği gibi “yeryüzünde ağırlığı olacak bir söz” manasında da olur. Yani tevhid, yeryüzünde ağırlığı olacak, bütün dengeleri değiştirebilecek, süper güçleri devirebilecek bir inançtır. Tevhid, rakibi deviren sağ kroşedir, rakibin ayağını yerden kesen aparkattır. Tevhid, şirki darmadağın edecek bir atom bombasıdır. Böyle bir silaha sahip olan Müslümanların bunu kullanmaması, küfrü ve tüm şirk ideolojilerini tevhid inancı ile darmadağın etmemesi elindeki son model gerçek silahı bırakıp, oyuncak silahla mücadele etmek isteyen kişiye benzemektir. Bu, Allah Azze ve Celle kendilerine bıldırcın ve kudret helvası verdiğinde Hz. Musa’dan soğan, sarımsak, mercimek, acur ve bakla isteyen, üstün olanı bırakıp düşük olanı isteyen İsrailoğullarına benzemektir. Akıl ve vicdanın kabul ettiği, itiraz edemediği tevhid inancı ile değil demokrasi söylemleriyle yola çıkmak mersedes, taksiyi bırakıp kartondan yapılmış bir hayvan heykeline binmektir. Hem gerçek hem de ağır olan elması bırakıp, su köpüğünü almaktır ve aldanmaktır.

Giriş kısmında da ifade ettiğim gibi tüm peygamberler insanları tevhide, yalnızca Allah’a kulluk yapmaya, O’ndan başka ilah yani ma’bud, yani ibadet ve itaat edilecek makam tanımamaya, hayat esaslarımızı ve kanunlarımızı sadece Allah’tan almaya davet etmişlerdir. Hareketi bunun üzerine kurmuşlardır. Silaha sarılmamışlar ve ilk günden itibaren bu gerçeği kabul etmeye çağırmışlardır. Kur’an-ı Kerim art arda birkaç peygamberi anlatarak tüm peygamberlerin metodunun bu olduğunu ifade eder. Mesela A’raf Suresi’nde: “Andolsun biz Nuh’u kendi kavmine (toplumuna) gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım.”1

“Ad (toplumuna da) kardeşleri Hud’u (gönderdik.) (Hud, kavmine:) “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Hala korkup sakınmayacak mısınız? dedi.”2

“Semud (toplumuna da) kardeşleri Salih’i (gönderdik. Salih:) “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir.”3

“Medyen (toplumuna da) kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik. Şuayb onlara:) Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir.”4 buyrulur.

Âyetlerde açıkça görüldüğü gibi aralarında binlerce yıl olan peygamberler zaman ve şartlar değişse de, farklı toplumlara gönderilmiş olsalar da aynı metodu takip etmiş ve aynı söylemle harekete geçmişlerdir. Bu kısımda zikredilmeyen Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer peygamberler de aynı metodu izlediler. Efendimiz de farklı bir yol izlememiş, O da tevhidi anlatarak işe başlamış, tebliğ ve davet yöntemini izlemiş, hemen silaha sarılmamış ve önceki peygamberlerin izinden gitmiştir. Diğer peygamberler gibi tevhidin yanına ya da tevhidin yerine başka bir söylem koymamıştır.

Şehid Seyyid Kutub’un da ifade ettiği gibi Efendimiz isteseydi davasını ırk davası şeklinde ortaya koyabilir ve “Ey Araplar, Bizans ve İran’a karşı birleşin! Büyük Arabistan devletini kuralım” diyebilirdi. Ya da; “Gelin ahlâklı bir toplum meydana getirelim” diyerek davasını “ahlâk davası” biçiminde ortaya koyabilirdi. Üçüncü bir yol olarak davasını sosyalizme benzer bir şekilde “fakir-fukara davası” biçiminde de ortaya koyabilirdi. Bu yolları izleseydi tehlikelerle karşılaşmaz, düşmanları azalır ve dostları çoğalırdı. Ama O, bu yolları izlemedi. Çünkü Rabbi O’na bu yolları göstermedi. Neden? Çünkü bu yolların hepsinde de Lailaheillallah sancağı ve davası geri planda kalmış olacaktı. Allah(cc) ise hareketin kendi namına ve kendi adıyla olmasını ister.

Bu yollara benzer bir şekilde bugünün dünyasında en çok kabul görecek ve taraftar toplayacak olan özgürlük ve demokrasi söylemleri ile ortaya çıkılabilirse de bu Nebevî ve Rabbanî bir söylem olmayacaktır. Allah Azze ve Celle bundan razı olmayacak ve tevhidî bir hareketi desteklediği gibi desteklemeyecektir. Ayrıca hareket tevhidi öne çıkararak başlatılmadığında kâfirler Allah’a değil bize karşı gelmiş olacaklardır. Bizi isyancı gibi göreceklerdir. Şu anda Suriyeli muhaliflerin rejim tarafından isyancı görülmesi gibi. Muhaliflere karşı savaşırken kendilerini Allah’a karşı gelen kimseler olarak görmeyip isyancılara karşı mücadele eden kimseler olarak görmeleri gibi. Ama tevhid ile işe başlansaydı ve “gelin Allah’ın koyduğu esaslara teslim olun” denseydi ve buna rejim güçleri karşı gelseydi o zaman muhaliflere değil Allah’a karşı gelmiş olacaklardı.

Böylelikle saflar da ayrılmış olacak ve herkes bilerek tercihini yapacak, tarafını belirleyecekti. Sadece Allah’a mı kul olacak yoksa insanlara ve ideolojilere mi? karar verecekti. Bir müslümanın bu durumda yapacağı tercih bellidir. Böylece inanan insanların doğru tarafı seçmesi sağlanmış olacaktı. Ayrıca saflar ayrıldığı için Allah’ın yardımı gelecek ve kâfirlere azap edilecek, mağlup edileceklerdi. Saflar ayrıldıktan sonra Allah’ın mü’minlere yardım, kâfirlere ise azap ettiğine dair Kur’an’da birçok örnek vardır. Yani saflar ayrılmadan kâfirlere azabın gelmemesi Allah’ın sünnetlerindendir ve Kur’an “Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın”5 buyurur. Safları ayırmanın en kestirme ve en doğru yolu ise tevhidi bir hareket olmaktır. Suriye’de bu olmayınca saflar ayrılmadı, halk savaşın sebebini ya hiç anlamadı ya da eksik anladı ve geniş kitleler genellikle kimden taraf olacağını bilemedi. Sekiz sayıdır anlattığım dokuz önemli husus düşünülmeden harekete geçilince sonuç tam bir facia oldu. Durum içinden çıkılmayan bir hal aldı ve kilitlendi. Bu kilidi “Fettah” olan Allah’ın açmasından başka bir çare görülmemektedir. Bize düşen onlar için dua etmek, Türkiye’ye sığınan mültecilere yardımcı olmak ve bu olanlardan ders alarak çalışmalarımızı hızlandırmaktır. Bir dahaki sayıda başka bir konuyla devam etmek temennisiyle Allah’a emanet olunuz.

1- Â’raf 59

2- Â’raf 65

3- Â’raf 73

4- Â’raf 85

5- Ahzâp 62

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Alparslan Kuytul Hocaefendi
Kategoriden Daha Fazla: Başyazı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

İmanın Kazandırdığı Kişilik-3 | Sayı 78

Hamd; gönderdiği kitabı ile şahsiyetli mü’minler olmanın yollarını bizlere gösteren Âlemle…