Anasayfa Bölümler Akaid KADERE İMAN (Sayı 34)

KADERE İMAN (Sayı 34)

17 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Allah Azze ve Celle kâinatın başlangıcından kıyamete kadar ve kıyametten sonra meydana gelecek hadiseleri yaratmadan önce takdir etmiştir. En büyük durumlardan en küçüğüne varana kadar neyin nerede ve ne şekilde vücuda geleceğini programlamış ve bu programı kaydetmiştir. İşte bu takdire ve yazıya “kader” denmektedir.

Kur’an’da birçok ayette kadere dikkat çekilir. Kader kelimesi Kur’an’da ‘takdir, yaratma ve ölçü’ manalarında kullanılmıştır. “O her şeyi yaratmış ve her yarattığına bir ölçü ve nizam vererek onun kaderini tayin etmiştir.”1 Tohum bu programa göre filiz verir ve gelişmesini sürdürür. Güneş aynı programla hareket eder, ısı ve ışık verir. Yağmur bu programla kurak toprakların imdadına yetişir. Kâinatta meydana gelen birbirinden ince ve hassas her hadisenin hiçbir karışıklık meydana gelmeden devam ediyor olması bu hadise sebebi iledir. Kader meselesi hadis-i şeriflerde de geniş olarak yer almıştır.

Ancak insanın kaderinin tayin edilmesi, diğer varlıkların kaderinin tayin edilmesinden farklıdır. Çünkü insan diğer varlıkların aksine mesul bir varlıktır. İnsanın kaderi, hür iradesiyle yapacağı şeyleri, nerede ve ne şekilde seçeceğini Allah’ın bilmesi, bu bilgisine göre irade ve takdir etmesi, zamanı gelince de kulun tercihine göre yaratmasıdır. O halde insanın kaderinde küçük bir tesire sahip olan ‘cüz’i irade’nin ne olduğu bilinmelidir. Cüz’i irade; “insanın iyi ve kötüyü tercih edebilme, baskı ve zorlama altında kalmadan seçebilme yeteneğidir.” Meleklerde ve hayvanlarda böyle bir yetenek olmadığından, mesul varlıklar değillerdir. Böyle oldukları için makamları sabittir, manevi makam olarak yukarı çıkmayacakları gibi aşağıya da düşmezler. İnsanın ise yeryüzünde halife olarak yaratılmış olması cüz’i irade taşıyor olmasındandır. İnsana tanınan bu küçük hakkın adına cüz’i irade denilmesinin sebebi, Allah’ın iradesinin külli irade olmasından, yani sonsuz işleri birlikte dileyebilmesindendir.

İşte bu noktadaki kader meselesi, tarihin en eski devirlerinden itibaren konuşulagelen bir konudur. İnsanın fiillerinde hür olup olmadığı hususu çeşitli devirlerde konuşulmuş, üzerinde çeşitli tartışmalar yapılmıştır. Mesela Sokrat, Sokrat’ın meşhur talebesi Platon ve birçok filozof, insan hürriyeti konusunda görüş bildirmişlerdir. Peygamberimiz dönemindeki müşrikler de puta tapmalarının mesuliyetini kadere, dolayısıyla Allah’a havale ediyorlardı. Allah’a ortak koşmalarının, putlara tapmalarının, kendilerine göre bazı şeyleri helal, bazı şeyleri haram saymalarının Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiğini, Allah’ın dilemesiyle olan her şeyin meşru olduğunu savunuyorlardı. Yüce Rabbimiz indirdiği bir ayette onların bu düşüncelerinin yanlış olduğunu ve yalan söylediklerini şöyle açıklamıştır: “Şirk koşanlar diyecekler ki: ‘Allah dileseydi biz ne şirk koşardık, ne atalarımız ve hiç bir şeyi de haram kılmazdık.’ Onlardan öncekiler de, bizim zorlu azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar. De ki: “Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak zan ve tahminle yalan söylersiniz.”2

Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sahabilerin kader konusunda bilir bilmez tartışmalarını yasaklamıştı. Fakat sonraki devirlerde, bu konu üzerinde yoğunlaşan Kaderiye, Cebriyye ve Mutezile gibi mezhepler ortaya çıktı. Hicri 36-37. yıllarda Müslümanların arasında meydana gelen Cemel ve Sıffin Savaşları; bu savaşlarda ölenin de öldürenin de Müslüman olması, katilin ve maktulün durumunun ne olacağı, katilin öldürme fiilini hür bir iradeye sahip olarak m ı yoksa kader mahkûmu olarak mı işleyip işlemediği gibi tartışmalı soruları beraberinde getirmiştir. Diğer taraftan halkın kanını döken ve onlara zulmeden Emevi idarecileri ‘Bu yaptığımız Allah’ın kaderidir’ diyerek suçlarını kadere havale ediyorlardı. İşte bu atmosferde bu konularda söz söyleyen çeşitli gruplar ortaya çıktı. Bunlardan biri Cebriye’dir. Cebriye’ye göre, insan hiçbir şeyi yapmaya güç yetiremez. O, fiilinde mecburdur, yaptığı şeylerde hiçbir iradesi ve kudreti söz konusu değildir. İnsan hadiseler önünde savrulup duran yaprak gibi, akıntıya kapılan bir çöp gibi veya demircinin elinde kalkıp inen çekiç gibidir. Bu mezhebe göre insan yaptığı şeyi mecburen yaptığı gibi, yapmadığı şeyi de mecburi olarak yapmamış olur. Kul ibadeti de günahı da elinde olmadan işler. Çalışmak da tembellik de takdir edilmiştir. Kul bu takdirin dışına çıkamaz. Cebriye mezhebi, Müslümanlara zulmeden ve bunda kaderi suçlayan Emeviler tarafından desteklenmiştir. Bunlardaki bu ifradi görüş, kaderi tamamen inkâr eden bir mezhebin çıkmasına sebep olmuştur. Kaderiyye denilen bu mezhep, kulu fiilinden mesul tutmak için ‘Kul fiilinin yaratıcısıdır. Kaderin bunda hiçbir tesiri yoktur’ demişlerdir.

Daha sonraki zamanlarda ehl-i sünnetin itikad sahasında iki mezhebi olan Maturidi ve Eş’ari mezhepleri oluşmuştur. Maturidi’ye göre; “Allah insanları iyi ile kötüyü ayırt edebilecek kabiliyette yaratmıştır. İnsanların yaratılmasındaki gaye, imtihan edilmeleri içindir. İnsana ise iyiyi ve kötüyü ayırt edecek meyil verilmiştir. İnsanların bazen nefret ettikleri şeylerin netice itibariyle iyi olduğu; meylettiklerinin de bazen netice itibariyle kötü olduğu gösterilmiştir.” “Hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır. Sevdiğiniz bir şey de hakkınızda şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”3 Kulların fiillerini onların iradesine uygun olarak yaratan Allah’tır. Ancak cismin yaratılmasıyla, fiillerin yaratılması arasında fark vardır. Allah’ın cisimleri yaratması, onu varlık sahasına çıkarması; fiilleri yaratması ise o fiilin yapılabilmesi için kulda kudret yaratmasıdır.

Allah’ın kaza ve kaderinin varlığı, O’nun istediği fiili ve fiili işleyecek gücü yaratması, insanı mesuliyetten kurtarmaz. Çünkü kullar Allah’ın kaza ve kaderini bilmeden kendi iradeleri ile amel işlerler. Yapmak istediklerinin aksini yapabilecekleri gibi, yapmak istedikleri şeyi yapmamaya, ondan vazgeçmeye de güçleri yeter. Ve aynı zamanda fiili işlerken kimse Allah’ın kazasını aklına getirmez. Allah madem bazı şeyleri emretmiş, bazı şeyleri işlemeyi yasaklamıştır, o halde muhatabın güç yetiremeyeceği veya kaderin zorlamasıyla ister istemez yapacağı fiilleri emretmenin veya yasaklamanın bir manası yoktur. Mükâfat ve cezanın verilebilmesi, itaat ve isyana kulun gücünün yetmesiyle mümkündür.

“Kaza” ise Kur’an’da; ‘yaratma, emir, hüküm ve tamamlama’ manalarında kullanılır. Dolayısıyla kader ve kaza, doğrudan Allah’ın ‘ilim, irade ve tekvin’ sıfatlarıyla alâkâlıdır. O halde meselenin anlaşılabilmesi Allah’ın bilhassa ilim sıfatının anlaşılabilmesi ile mümkündür. “Kıyamet saatinin bilgisi, ancak O’na aittir. O’nun ilmi olmadıkça hiç bir meyve tomurcuklarından çıkmaz ve hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara; ‘Nerede benim ortaklarım’ diye seslendiği gün derler ki; “Bizden hiç bir şahit olmadığını Sana arz ederiz.”4

İnsanın kaderinin Allah tarafından bilinmesi ve Levh-i Mahfuz’da yazılı olması, birçokları tarafından yanlış anlaşılmıştır. Her şeyin yazılı olmasının insanı zorlayan bir unsur olduğu zannedilir. Oysa Yüce Allah’ın insanın kaderini bilmesi ve yazmış olması, hiçbir zaman insanı hareketlerinde zorlaması değil, âlim sıfatının doğal neticesidir. Geçmişi ve geleceği bilmesi ilim sıfatının şümulündedir. Yani insan, kaderinde yazılı olduğu için günah işlemediği gibi; kaderi onu günah işlemeye zorlamaz. “İlim maluma tabidir. Muhakkiklere göre, ilmin malum üzerinde herhangi bir tesiri yoktur. Çünkü ilim malumdan sonradır.”5 Yani ortada bilmeyi gerektiren bir şey olacak ki o ilme dönüşsün. Yine İmam-ı Âzam; “Dünya ve ahirette Allah’ın dilemesi; kaderi, kazası, bilgisi, Levh-i Mahfuz’da yazısı olmaksızın hiçbir şey vücuda gelmez. Ancak Allah’ın yazması o şeyi vasfetme şeklindedir. Yani Allah bir şey hakkında ‘böyle böyle olacak’ diye yazmıştır. Yoksa ’Şöyle, şöyle olsun’ diye yazmamıştır ”der.6 Dolayısıyla kaderi anlamayarak Allah’ı suçlayanlar, hiçbir noktada kendilerini özgür zannetmemelidir. Kader yazımızla AKAİD bölümümüzü burada sonlandırarak sizleri her şeyi bir ölçü ile yaratan Allah Azze ve Celle’ye emanet ediyorum.

1-Furkan, 2

2-En’am, 148

3-Bakara, 216

4-Fussilet, 47

5-İbnü’l Arabî, Futuhat 4.223

6-Fıkh-ı Ekber Şerh-i Aliyyü’l Kari s.114

Daha Fazla
  • Şüpheli Şeylerden Kaçınmak (Sayı 35)

    Hadislere Uymanın Önemi “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin…
  • Cehennem Sayı 33

    “Nâr”, ateş demektir. “Gözle algılanan alevli ateş” anlamına gelir. Ateş, insan bedenine ç…
  • Berzah ile Başlayan Ahiret Sayı 32

    “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında…” “Onların gerisinde yeniden dirilecekleri …
  • Ahirete İman Sayı 31

    Bütün nimetleri ve ihtişamıyla gözlerimizi ve kalplerimizi büyüleyen dünya, sonsuzluk hiss…
  • Meleklere İman (Sayı 30)

    Her şeyi yaratmış olan Allah Celle Celâluhu, gözle görülen âlemin yaratıcısı olduğu gibi g…
  • Kitaplara İman (Sayı 29)

    Kâinatı insan için, insanı bir amaç için yaratmış olan Allah Azze ve Celle, insana bir tak…
Yazardan Daha Fazla: Zeynep Karabacak
  • Cehennem Sayı 33

    “Nâr”, ateş demektir. “Gözle algılanan alevli ateş” anlamına gelir. Ateş, insan bedenine ç…
  • Berzah ile Başlayan Ahiret Sayı 32

    “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında…” “Onların gerisinde yeniden dirilecekleri …
  • Ahirete İman Sayı 31

    Bütün nimetleri ve ihtişamıyla gözlerimizi ve kalplerimizi büyüleyen dünya, sonsuzluk hiss…
  • Meleklere İman (Sayı 30)

    Her şeyi yaratmış olan Allah Celle Celâluhu, gözle görülen âlemin yaratıcısı olduğu gibi g…
  • Kitaplara İman (Sayı 29)

    Kâinatı insan için, insanı bir amaç için yaratmış olan Allah Azze ve Celle, insana bir tak…
  • Son Peygamber ve O’na İmanın İhtivası (Sayı 28)

    Nübüvvet; Allah’ın yeryüzüne müdahalesi ve özgün bir eğitimidir. Fedakâr ve cefakâr eğitme…
Kategoriden Daha Fazla: Akaid

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Şüpheli Şeylerden Kaçınmak (Sayı 35)

Hadislere Uymanın Önemi “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin…