İstikbal İslam’ındır (Sayı 21)

18 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Müslümanlar bir yandan batının ekonomik ve askerî gücünün etkisiyle her coğrafyada kan, zulüm ve gözyaşları içerisinde kıvranırken; öte yandan yine batının ve onun baş döndüren teknolojisinin, kültür ve hayat tarzının getirmiş olduğu modernizmin pençesinde bir yaşam sürdürmektedirler. Bu buhranlı dönemi atlatmanın ve düze çıkmanın anahtarı elimizde olduğu halde, ya bu hükümlere sıkıca sarılmadığımızdan ya da bu hükümlerle aramıza engeller koyduğumuzdan (dünya sevgisi, geleceğe dair karamsarlık, ümitsizlik gibi) bir türlü istenilen sıçramayı yapamıyor, iç dinamiklerimizi harekete geçiremiyoruz. Elimizde bize yol gösteren Allah Azze ve Celle’nin kitabı, Rasulü’nün sünneti ve geçmiş tecrübelere dair büyük bir külliyat ve kültür mirası olduğu halde bunları kullanamamak, bunlardan ders alamamak ve geleceğe karamsar bakmak hayret vericidir.

Müslümanların kendi medeniyetlerine dönmelerinin, kendi kavramlarıyla ve kültürleriyle yoğrulmuş bir toplum meydana getirmelerinin vakti gelmiş ve geçiyor. Hayatlarına dair ne varsa kendi medeniyetlerine başvurmalı ve düsturları oradan almalıdırlar. Bu elbette kolay olmayacak, bir takım zorlukları beraberinde getirecektir. Bu zorluklara katlanabilmek ve üstesinden gelebilmek hakiki iman ve cesaretle, Kur’an ve Sünnet’e tam bir teslimiyetle donanmış, geleceğe ümitle bakan, bâtıla teslim olmamış kitlelerle mümkündür. Geçmişte zorlukların nasıl üstesinden gelindiyse, genel itibariyle aynı ölçüler kıyamete kadar geçerlidir. İslam tarihinden bazı örneklerle geleceğe ışık tutarsak önümüzdeki günlerin İslam’ın olacağına dair inancımız daha da pekişecektir.

İslam’ın ilk yıllarında işkencenin dayanılmaz bir hal aldığı, müşriklerin şiddetli baskı yaptıkları bir zamanda Müslümanlardan Habbab b. Eret (r.a), Kâbe’nin gölgesinde örtüsüne bürünmüş oturan Hz. Peygamber Sallalahu Aleyhi ve Sellem’in yanına geldi: “Allah’a bizim için dua buyurmaz mısın” dedi: Hz. Peygamber, yüzü kıpkırmızı halde doğruldu, şöyle buyurdu: “Sizden önceki ümmetlerde bir adam demir tarakla taranır ve sinirleri kemiğinden sıyrılırdı da bu işkence onu dininden döndürmezdi. Testere başının saç ayrımına konur ve iki parçaya bölünürdü; bu da o adamı dininden döndürmezdi. Allah muhakkak bu dini tamamlayacaktır. Bir kadın tek başına San’â’dan Hadramevt’e (Yemen’de iki şehir) içinde Allah korkusundan başka hiç bir korku olmadan gidebilecek.”1

Efendimiz Sallalahu Aleyhi ve Sellem, nübüvvet penceresinden bakıyor ve geleceğe dair müjdelerle dava arkadaşlarına ümit veriyordu. Çünkü daha ilk ayetlerden itibaren kendisine ilerdeki günlerin daha iyi olacağı haber veriliyordu: “Andolsun senin için gelecek günler (ahiret), bu gününden (dünyadan) daha hayırlıdır. Rabbin sana verecek tâ ki sen razı olana kadar…”2 Hakikaten de ayette işaret buyrulduğu gibi her geçen gün bir öncekinden daha hayırlı olmuş, sonrasında İslam Medeniyeti kurulmuş ve Rasulullah’a büyük bir ümmet verilmiştir.

Mekke’nin fethi sırasında Sürâka, elinde seneler önce (Medine’ye hicret sırasında) aldığı bir emannâme ile Rasulullah Sallalahu Aleyhi ve Sellem ’in yanına girip Müslüman oldu. O zaman Peygamber Efendimiz Sürâka’ya: “Ey Sürâka! Kisrâ’nın bileziklerini kollarında görür gibi oluyorum” buyurdu. Sürâka: “Krallar kralı Kisrâ b. Hürmüz’ün mü?” diye hayretle sorunca, Peygamberimiz: “Evet” dedi. Aradan uzun zaman geçmiş, Hz. Ömer devrinde, ülkesi fethedilen Kisrâ’nın kürk ve bilezikleri Medine’ye getirilmişti. O sırada Hz. Sürâka bin Mâlik de Medine’de idi. Hz. Ömer bu bilezikleri Sürâka bin Mâlik (r.a.)’a verdi. Sürâka (r.a.) bu bilezikleri bileğine takmış, çok geniş olduğu için bilezikler dirseklerine kadar uzamıştı. Sürâka (r.a.) bu sırada Rasulullah Sallalahu Aleyhi ve Sellem’in seneler önce buyurduğu mübarek sözü hatırlayıp bu mucize karşısında ağladı. Sürâka (r.a.)’ın bileğinde bu bilezikleri gören Hz. Ömer (r.a.) da “Allahu Teâlâ’ya şükürler olsun ki bize, Kisrâ’nın iki bileziğinin Mudlicoğulları’ndan biri olan Sürâka bin Ca’şem’in bileklerine takıldığı günü gösterdi”3 buyurdu. İlginçtir ki ikisi de (Hz. Ömer ve Süraka) Rasulullah’ı öldürmek için yola çıkmış ve ikisi de akabinde Müslüman olmuşlardı.

Bazı kimseler, ayet ve hadislerden çıkan manaları yanlış yorumlamaları sonucunda ümitsizliğe, karamsarlığa kapılıp ümmetin geleceği hakkında olumsuz fikirler beyan etse de, âlimlerimizin büyük bir çoğunluğu ilgili ayet ve hadislerden yola çıkarak istikbâlin İslam’ın olacağına dair beyanlarda bulunmuşlar ve ümmete ümit aşılamışlardır. Merhum Elmalılı “Hamdolsun Allah’a, O ayetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız…”4 ayetini tefsir ederken diyor ki: “Bu ayetin işaretine göre İslam’ın istikbâli gece değil gündüzdür, sönük değil parlaktır. Ara sıra basan gece karanlıkları, onu dinlendirip tekrar uyandırmak içindir” dedikten sonra, “İslam garip olarak başladı (veya zuhur etti), ileride yine başladığı gibi garip olacak” hadisini5 zikrediyor ve bu hadisteki “seyeûdu” fiilini bazı kimselerin nakıs fiil kabul ederek korkutma şeklinde anladıklarını ve dolayısıyla ümitsizlik yaydıklarını söylüyor. Hâlbuki bu fiilin “yuîdu” şeklinde de anlaşılabileceğini ve dönüp yeniden başlamak manasına gelebileceğini vurguluyor. O zaman hadisin manasının “İslam garip olarak başladı (veya ortaya çıktı), ileride yine başladığı gibi garip olarak tekrar başlayacak (yahut yeniden doğacak), ne mutlu o gariplere!” şeklinde olacağını belirtiyor.6

İstanbul’un ve Roma’nın fethedileceğine dair haber veren hadisin mevcudiyeti ve bu hadisin bir kısmının gerçekleşmesi (İstanbul’un fethi), bize gösteriyor ki Roma da (Hıristiyanlığın kalbinin attığı yer) fethedilecektir. Şu anda en kalabalık gayri Müslim nüfusa sahip Hıristiyan bölgelerinin de gelecekte hâkimiyet altına alınması, yeryüzünde İslam Medeniyeti’nin kurulması ve her tarafta İslam’ın hâkimiyetinin sağlanmasıyla açıklanabilir. Bugün buna dair emareler görülmeye başlanmıştır. Gerek ABD’de ve gerekse Avrupa’da İslam’a girenlerin sayısının hızla artmakta olduğu istatistiklere göre de doğrulanmıştır.

Bu bağlamda mehdi, deccal ve nüzulü İsa (a.s.) hakkındaki hadislerin de önümüze ışık tuttuğunu ve geleceğin İslam’a ait olduğuna dair bize ümit verdiklerini söyleyebiliriz. Bazıları herhangi bir nakli delile dayanmadan, hakkında onlarca hadis bulunan, manevî mütevâtir kabul edilen Hz.İsa (a.s.)’ın geleceğine dair rivayetleri sadece akıllarına dayanarak reddetmeleri, bu gibi hadislere inanmanın kişiyi pasifleştireceklerini söylemeleri bu gerçeği değiştirmez. Hz. İsa (a.s.), yeryüzüne tekrar gelecek, Müslümanlarla beraber hareket edecek, Deccal’i öldürüp fitnesini bertaraf edecek, kalan ömründe yeryüzünde hak ve adaletle hükmedecektir. Hz. Peygamber Sallalahu Aleyhi ve Sellem ’in geleceğe dair haber verdiği rivayetlerin bir kısmı nasıl gerçekleştiyse, bu da (Allah’ın izniyle) gerçekleşecektir.

Daha bir çok hadisle konuyu genişletebiliriz ancak bu kadarıyla iktifa edelim. Bütün bunlardan anlamamız gereken nedir? Bu müjdeler bizi harekete geçirmeli, ümidimizi daima taze tutmalı, bu müjdelerde bahsi geçenlerden olmaya gayret etmeli, en azından o neslin hazırlanmasında emeği geçenlerden olmaya çalışmalıyız. Bugünkü vaziyetimiz ne kadar kötü görünse de durumdan daima ümitvar olmalıyız. İmkânsızlıklar içinde mümkünü düşünmeliyiz. Tıpkı savaşta bütün askerî kuvvetini kaybetmiş ama elindeki son kuvvetlerle hücum etmiş ve tarihe geçmiş olan Alman General Foch gibi “Merkez kuvvetlerim yıkılıyor. Sağ cenahım geriliyor. Fakat durum mükemmeldir. Taarruza geçiyorum”7diyerek son ana kadar azim ve istikrarla hedefe kilitlenmeliyiz.

Son olarak yakın geçmişin büyük simalarından Üstad Bediüzzaman’ın 1911’de (bugün kana bulanmış ve yerle bir edilmiş olan Suriye’de) Şam’daki Emevi Camisi’nde verdiği hutbeyi hatırlatmak istiyorum. Üstad, İslam âlemi yıkılmaya ve çöküntüye giderken ümidini hiç yitirmemiş ve hutbede şöyle haykırmıştır: “Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sada (ses), İslam’ın sadası (sesi) olacaktır.”

1) Buhârî, Menâkibu’l-Ensâr, 29.

2) Duha, 4-5.

3) Buhari, menakibu’l-Ensar, 45; Rudani, Cem’ul-Fevaid, III/273-74.

4) Neml, 93

5) Müslim, iman, 232; İbni mace, Fiten, 15.

6) Elmalılı tefsiri, VI/170.

7) Daile Carnegie, söz söyleme ve iş başarma sanatı.

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Murat Gülnar
Kategoriden Daha Fazla: "Zalimler Yakında Nasıl Bir İnkılâpla Devrileceklerini Göreceklerdir." (Sayı 21)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Ömrün Muhasebesini Yapmak | Sayı 79

Ölümü tefekkür etmek ve geçen ömrümüzün muhasebesini yapmak zamanın kıymetini bilmeyi sağl…