Anasayfa Genel İslam Medeniyeti’nden Uzaklaşıp Batı Medeniyeti’ne Entegre Olmak İçin LAİKLİK Yolunda Yapılan Devrimler

İslam Medeniyeti’nden Uzaklaşıp Batı Medeniyeti’ne Entegre Olmak İçin LAİKLİK Yolunda Yapılan Devrimler

22 dakika ortalama okuma süresi
0
0

İngilizcede ‘Sekülerizm’ olarak da adlandırılan Fransızca asıllı ‘Laiklik,’ kısaca ‘din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması’ anlamına gelmektedir. (Ayrıntılı bilgi için Furkan Nesli Dergisi’nin 50. sayısına bakabilirsiniz.)
Ülkemizde Cumhuriyet’ten önce (Osmanlılarda, Selçuklularda vs.) din ve dünya işleri birbirine sıkıca bağlıydı. Devlet yönetiminde ve dünya işlerinin düzenlenmesinde Allah’ın koyduğu hükümler yani İslam, hayatın her alanına hükmediyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıfladığı son dönemlerde yürürlüğe giren, 1876 tarihli Kanun-i Esasi dahi Padişahı, Halife olarak tüm müslümanların dinî lideri, sultan olarak Osmanlı devletinin başı sayıyordu. Yeni Türk devletinde ise esas olan İslam değil Laiklik olacaktı ve geçmişin izleri silinecekti…

23 Nisan 1920’de açılan TBMM’nin 20 Ocak 1921 tarihinde kabul ettiği ilk anayasa (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) ile hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilan edildi. Böylece ilerde yapılacak devrimlerin (saltanatın ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı gibi) ilk sinyalleri verilmiş oldu.

İhtilaf Devletleri, Lozan Konferansı’na TBMM ve İstanbul hükümetini birlikte çağırınca Mustafa Kemal hemen saltanatın kaldırılmasına karar verdi. 31 Ekim 1922’de Meclise getirilen bu teklife karşı şiddetli bir muhalefet oluştu ve hararetli tartışmalar yaşandı.1 Mustafa Kemal bu tartışmalardan istediği gibi bir sonuç çıkmayacağını anlayınca en öndeki sıranın üzerine çıkarak milletvekillerine şunları söyledi: “Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehâl olacaktır. Burada içtima edenler, meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”2

Bu şekilde tehditvari konuşmaların ardından yapılan oylama sırasında yine de bağırarak açık oy ve sayım isteyen milletvekillerine rağmen sayım yapılmamış ve kararın oy birliği ile alındığı ilan edilmiştir. ‘Ben muhalifim’ diye itiraz edenler de ‘söz yok’ denilerek bastırılmıştır.3 Sonuçta 1 Kasım 1922’de (Halifelikten ayrılan) saltanat kaldırılmıştır. (TBMM, son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin’in yerine 18 Kasım’da Halife olarak Abdülmecit Efendi’yi seçmiştir.)

Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda 15 Nisan 1923’te yapılan bir değişiklikle de, saltanatın lağvına dair kararnameye karşı sözle ve basın yoluyla muhalefet etmek “vatan hainliği” kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmıştır.4
Birinci TBMM 16 Nisan’da feshedildi ve tekrar seçimlere gidildi. Temmuz ayında yapılan seçimlerin ardından 11 Ağustos 1923’te 286 üyeli yeni bir Meclis ortaya çıktı ve ilk icraat olarak 23 Ağustos 1923’te Lozan Anlaşması’nı onayladı. Devletin başkentinin İstanbul yerine Ankara olması sağlandı. Karar geçmişten yeni bir uzaklaşma anlamına geliyordu. Çünkü İstanbul beş yüzyıla yakın bir süre Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentliğini yapmıştı. Bu arada Mustafa Kemal daha da köklü bir değişikliğe (Cumhuriyet’in ilanına) hazırlanıyordu. Atatürk’ün Ekim ayının başlarında Cumhuriyet’i ilan edeceğine dair haberler ortada dolaşmaya başladı. Sonuçta Mustafa Kemal’in teklifi ile 29 Ekim 1923’te TBMM’de “Türkiye devletinin hükümet şeklinin Cumhuriyet olduğu” 158 oyla (Meclis 286 kişiydi) kabul edildi. 5

Bununla da yetinmeyen Mustafa Kemal, hilafette geçmişle ve İslam’la bir bağ görmekte muarızlarıyla aynı kanıdaydı. İşte açıkça bu nedenledir ki bu bağı koparmaya kararlıydı. 6 Çünkü Halife mevcut oldukça Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılacak olan sosyal ve laik karakterdeki inkılâplar yapılamayacaktı.7 Mustafa Kemal’in 1 Martta Meclise sunduğu önergeler doğrultusunda 3 Mart 1924 tarihinde Halifenin hâl’i ve hilafetin kaldırılması ile Osmanlı hanedanının Türk topraklarından sürülmesi kararı alınmış, böylece tüm dünya müslümanlarının tek vücut olmasını ifade eden Halifelik kaldırılarak İslam Ümmetinin başı kesilmiştir.

Halifeliğin kaldırılmasının ardından Şeyhülislamlık makamı ile Şeriye ve Evkaf Vekâleti de kaldırıldı, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu. Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilerek tüm eğitim kurumları Maarif Vekâletine (Milli Eğitim Bakanlığına) bağlandı. Medreseler kapatıldı. 8 Nisan 1924 tarihinde İslam’a göre hüküm verilen Şer’iye Mahkemeleri’nin görevine son verildi.

1925 yılında Şapka Kanunu olarak bilinen düzenleme ile fes ve sarık gibi Osmanlı’nın simgesi olan başlık yerine batı tarzı şapka giyilmesi (önce bütün memurlar için sonra tüm erkek vatandaşlar için) zorunlu hale getirildi. Aksi yönde hareket edenlerden idam edilenler oldu.

Diğer taraftan daha nazik bir konu da kadınların kıyafetiydi. 30 Ağustos 1925 günü Mustafa Kemal Kastamonu’daki konuşmasında şöyle demiştir: “Bazı yerlerde kadınlar, görüyorum ki başına bir bez veya bir peştamal veya buna mümâsil bir şeyler atarak yüzünü, gözünü örter ve yanından geçen erkeklere karşı, ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın mânâ ve medlûlü nedir? Efendiler, medenî bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşî vaziyete girer mi? Bu hâl milleti gülünç gösteren bir manzaradır. Derhâl tashîhi (düzeltilmesi) lâzımdır” demiştir.8

Laiklik yolunda yapılan devrimlerden biri de “Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Ünvanların Men ve İlgasına” dair kanundur. Böylece bütün tarikatlarla birlikte şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık gibi, eylem, ünvan ve sıfatların kullanılması, bunlara ait hizmetlerin yapılması ve bu ünvanlarla ilgili elbise giyilmesi de yasaklanmıştır. Ayrıca yasa ile türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmıştır. Yasaya aykırı davrananlara para ve hapis cezası getirilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, önceleri Peygamber Efendimizin Hicretini esas alan ve Kamerî aylara dayanan Hicrî takvim kullanılırken, daha sonra 1 Mart’ı yılbaşı kabul eden Malî (Rûmî) takvim kullanılmıştı. 26 Aralık 1925’te kabul edilen iki ayrı yasayla 1 Ocak 1926’dan başlayarak batı tarzı saat ve Gregoryen (Miladi) takvim yürürlüğe girmiştir.

Aile hukuku ile ilgili olarak Osmanlı Devleti zamanında, Ahmed Cevdet Paşa Başkanlığındaki ilmi bir heyet tarafından, şer’i hükümlere bağlı kalınarak hazırlanan ve asıl ismi Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye olan kanun yürürlükteydi. Mecelle 1868- 1878 yılları arasında derlendi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yarım yüzyılında şer’i mahkemelerde hukuki dayanak olarak kullanıldı. Ancak, 17 Şubat 1926’da İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Medeni Kanun kabul edilerek, Mecelle yürürlükten kaldırıldı. Daha sonra her meselede Avrupa’nın hukuk sistemi alınmaya devam edilmiştir. 1926’da kabul edilen Borçlar Kanunu İsviçre’den, 1 Mart 1926’da kabul edilen Ceza Kanunu İtalya’dan alınarak yürürlüğü girmiştir. Bu kanunları İsviçre’den alınan 1927’de yürürlüğe giren Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu takip etmiş, 4 Nisan 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) da Almanya’dan alınmıştır.

10 Nisan 1928 tarihinde yapılan değişiklikte 1924 Anayasası’nın 2 maddesinde yer alan “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır” hükmü çıkarılmıştır. Ayrıca milletvekillerinin Allah adına yaptıkları yeminlerindeki ‘Vallahi’ kelimesi ‘namusum üzerine söz veririm’ ifadesiyle değiştirilmiştir. Yine Meclisin görevleri arasında yer alan “ahkâm-ı şer’iye’nin tenfizi” (dinsel hükümlerin yerine getirilmesi) hükmü anayasadan çıkartılmıştır.

1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun”un kabul edilmesiyle o güne kadar kullanılan Osmanlı alfabesinin yerine, Latin alfabesi kabul edilmiştir. (Ayrıntılı bilgi Furkan Nesli Dergisi 50. sayıda)

2 Ocak 1924 tarihinde (Halifeliğin kaldırılmasının hemen öncesinde) çıkartılan 394 sayılı kanunla müslümanların haftalık bayramı olan Cuma günü, hafta tatili olarak kabul edildi. Ayrıca Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin doğum yıl dönümünün de bayram yapılması kabul edildi. Fakat daha sonra bunlar kaldırıldı. 27 Mayıs 1935’te “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” ile Cuma günü resmi tatil olmaktan çıkartılmış, Hıristiyanların haftalık ibadet (kiliseye gittikleri) günü olan Pazar günü resmi tatil kabul edilmiştir. Ayrıca Peygamber Efendimizin doğum yıl dönümü de tatil olmaktan çıkartılmıştır.

Son olarak Laiklik 1937 yılında diğer ilkelerle birlikte Anayasa’ya girdi. Anayasa’da yapılan değişiklikle 2. madde yeniden düzenlenerek, CHP’nin Altı Ok’u Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri haline getirildi. 1928’de yapılan değişiklikte yer alan “Türkiye devletinin resmi dili Türkçe’dir, makamı (başkenti) Ankara’dır.” ibaresinin başına 5 Şubat 1937 tarihinde 3115 sayılı kanunla “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılâpçıdır” cümlesi eklendi.

Mustafa Kemal bütün bu yapılan devrimlerin dayanağını ve devlet idaresinde İslam’dan uzaklaşarak Laikleşmeyi şu sözleriyle açıklamıştır: “Dünyaca malûm olmuştur ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyle asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”9 Böylece vahiyden beslenen bir medeniyet terk edilmiştir. (Sonuçta gelinen nokta ortadadır.)

Türk Tarih Kurumu tarafından basılan “Modern Türkiye’nin Doğuşu” kitabında yer alan bir belgeyi İngiltere’nin planlarına ışık tutması açısından yorumsuz olarak paylaşmak istiyorum…. İngiltere’de üç dönem Başbakanlık yapmış olan dönemin Dışişleri Bakanı Lord Salisbury, 25 Haziran 1878’de İstanbul Büyükelçisi Sir Henry Layard’a şu talimatı vermişti: “Her hangi bir reform tasarısında, dikkatinizin kağıttan, kurumlardan çok, kişilere yönelmesinin daha yararlı olacağına inanıyorum. Uzun bir süre için itinayla seçilmiş iyi memurlar, tedricen müesseseleşecek olan uygun idare gelenekleri kuracak ve böylece yenilenmiş müesseseler yeni bir halk yaratacaktır.”10

1-Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu
2-Mustafa Kemal, Nutuk
3-Mustafa Kemal, Nutuk
4-Ahmet Demirel, Birinci Mecliste Muhalefet
5-Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu
6-Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu
7-Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam
8-Ord.Prof.Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler
9-Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri / Cilt 1 / Syf. 389
10-Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu

Kurtuluş YAHŞİ

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Kurtuluş Yahşi
Kategoriden Daha Fazla: Genel

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

İslam Medeniyetinden Parıltılar – 3 | Sayı 64

Allah’ın emir ve yasaklarını yani İslam’ın hükümlerini, sadece namaz ve oruç gibi kişisel …