Anasayfa Bölümler Alıntı Yazılar İSLAM FITRAT DİNİDİR (Sayı 52)

İSLAM FITRAT DİNİDİR (Sayı 52)

14 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Gerçekten insan, Aziz ve Hakîm olan Allah tarafından yaratılmıştır. İşte bu din de Allah Azze ve Celle’nin indirdiği bir dindir. Bu din sayesinde insanlık huzura ve rahata kavuşacaktır. Allah insanın mutluluk ve saadetinin bu dine bağlı olduğunu açıklıyor. Tâ ilk andan itibaren Allah’ın koymuş olduğu metod ve program ile mümkündür. İnsanın cennetten ayrılıp yeryüzüne indiği andan itibaren. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “De ki: Bazınız bazınıza düşman olarak oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun için dar bir geçim vardır, (işi zordur) ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşrederiz.”1

Esasen herhangi bir aletin ya da aracın ustası ve yapanı, yaptığı aletle birlikte, o aletin çalışma prensiplerini ve kanunlarını da birlikte koyar. Onun nasıl korunacağına ilişkin esaslarını belirtir. Örneğin; buzdolabı, uçak, otomobil gibi araçlar kesinlikle bir mühendis tarafından ortaya konulmuş, bunların çalışma esas ve prensipleri de yine bu kimse tarafından belirlenmiştir. Bu itibarla herhangi bir aracın çalışması da, mühendisinin kendisi için koymuş olduğu kanun ve ölçülerle çalışır, aksi halde çalışmaz.

İşte bütün bunlar bizim için örnekler teşkil etmektedir. Çünkü Allah Azze ve Celle, bu insanı yaratmıştır. Aynı zamanda ona uygun gelecek şeyleri öğretmiş, onu mutlu kılacak şeyleri bildirmiştir. Bunun için de Kitap’ı, Kur’an’ı indirmiş, Hikmeti göndermiş, o insanlara peygamberlerini göndermiştir. O gönderilen peygamberler de bu insanı kurtarmaya gayret göstermişlerdir. İnsan yaratanına itaat etmediği takdirde, amelinin ürününü alamayacak, rahat yüzü görmeyecek, bu dünyada mutluluğu tatmayacaktır.

Ruh ve cesetten meydana gelen insan, iki yönlü bir yolda yürüyebilir. Bu iki taraftan biri ceset, diğeri de ruhtur. Şayet bu ikisinden birisinin ihmal edilmesi halinde veya birisinin tümüyle yıkımı halinde, bizzat insanlığın kendisinin yitirilmesidir. İşte bundan dolayı maddeye dayalı tüm kültürler yıkılıp gitmiştir. İşte örnekleri: Atina, Roma uygarlıkları, İran uygarlığı ve modern Avrupa’ya kadar uzanan uygarlıkların sonu. İşte kilise, bu da insan fıtratı üzerine yıkılıp kalmıştır. Zira kilise sadece insanın ruh tarafını ele almıştır. Hayatın gerçekleri karşısında aciz kalmıştır, gerilemiş ve dört duvar arasına çekilip inziva hayatı yaşamıştır. Hıristiyanlığın durumu bu haliyle tıpkı Budizm’in ve Hinduizm’in durumuna düşmüştür

Çünkü beşeri ceset üzerinde operasyon yapılabilir, bir kıyas mümkündür. Araştırmaya müsaittir. Aynı şekilde insanlığın meydana getirmiş olduğu cihazların bu beşer cesedi üzerinde işletilmesi imkân dâhilindedir. Nitekim insanoğlu ceset âlemiyle ilgili olarak icatlar yapmış, üzerinde operasyon yapacak aletler ortaya koymuş, tıp ile ilgili çalışmalar imkân dâhiline girmiştir.
Hâlbuki ruh, insanın değer ölçüleriyle değerlendirilemez. O, kilogramla tartılamaz, metrelerle ölçülemez. Barometre ile öğrenilemez.
Zira Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.”2
İşte bunun içindir ki, Allah’ın gösterdiği yolun dışındaki bir yoldan kararmış olan ruhu mutlu etmeye çalışmalar, bu yoldaki tüm çabalar başarısızlıkla sonuçlanır. Allah Azze ve Celle’den herhangi bir hidayet olmaksızın ruh ile muamelede bulunmak tıpkı, Çin’li bir acuze ile fasih Arapça konuşmaktır. Bu acuze bundan hiç bir şey anlayamayacak ve hiç yararlanamayacaktır. Aynı şekilde, ruhun kararmasının sırrı bilinmeden, tedaviye çalışılması boşa bir uğraşıdır ve bu, giderek kararmasını da artıracaktır.
Ruh, ancak kendisinin tatmin edilmesiyle huzura erer. Ruhun doyurulması ise ancak Rabbanî metodla, ibadetle, Rabbin emirlerine bağlılıkla mümkündür. Allah’ın emrine ve O’nun azametine ünsiyet elde etmekle sağlanır. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûna erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla sükûnet bulur.”3

Bir insanın midesi acıkınca, açlıktan dolayı kıvranmaya başladığı görülür. Bu kimsenin açlıktan kıvranmasını yüklerle altınlar, milliyetçilik çığlıkları, her tarafı parıldatan uygarlıklar dindiremediği gibi, modern otomobiller de onun ızdırabını dindiremez. Ancak onun ızdırabını az da olsa, midesine giren bir yiyecek dindirebilir. İşte burada bu midenin Rabbanî metodu, onu yemek yemesi suretiyle acısını dindirmektedir. Aynı şekilde aç olan ruhun da gıdası, tümüyle de kendisine versen, dünya değildir. Zira bu hususta Rabbanî metod, ruhun ibadet ve zikirle doyurulmasıdır.
Gerçekten ruh bakımından sağlanacak olan huzur, beşer nefsi (ruhu) için ilahî olan metoddur. İşte bu sayede kazanılan huzur hiç bir zaman izah edilemez. Rabbimiz buyuruyor ki: “İmanlarına iman katsınlar diye mü’minlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir. Her şeyi hikmetle yapandır.”4
Burada güven anlamında geçen “Sekine,” Allah Azze ve Celle’nin ordularından bir ordu olarak değerlendirilmektedir. Zira Allah, buna inanmış olan gönülleri tamir etmeyi emretmektedir. Bu ruhu hazırlamayı istemektedir. Ruhun huzur içinde varlığını sürdürmesini istemektedir. Böylece bu kalbin facir ve kötü olan kalpleri bırakıp, esas olan makamında oturmasını sağlamaktadır.
Bu hususta İbni Teymiye der ki: “Düşmanlarım bana ne yapabilirler ki, zira cennetim ve bahçem benim kalbimde, ruhumdadır. Hiç bir zaman benden ayrılmaz. Öldürülmem benim için şehitliktir. Benim bulunduğum yerden bir başka yere sürgün edilmem ise seyahattir. Hapishaneye konmam ise benim için bir halvettir.”5 Görüldüğü gibi insanın bahçesi, cenneti ve huzur duyabileceği yeri içinde bulunmaktadır. O dışarıdan kaynaklanmamaktadır. Yine der ki: “Aslında dünyada bir cennet vardır ki, dünyada bu cennete girmemiş olan kimse, ahiret cennetine giremez.”6 İşte bu cennet dışta değil içtedir. İnsana hükmeden ve onu yöneten dünyadan kaynaklanmamaktadır. Dünyaya hükmedenler ona hep kızıp öfkeleniyorlar. İşte o da onlara şöyle sesleniyor:
“Gerçekte hapiste olan kimse, kalbini Allah’a karşı hapsetmiş olandır. Asıl esir olan ise, heva ve isteklerine esir olandır.”7
Bazıları da, bu sekine ve güven yoluyla sağlanan huzur hakkında şöyle derler:

“Eğer krallar şu anda bizim bulunduğumuz durumu bilmiş olsalardı, bize kılıç çekerek bizimle mücadeleye kalkışırlardı.”8

Abdullah AZZAM

1- Tâhâ, 123-124
2- İsra, 85
3- Ra’d 28
4- Fetih, 4
5- Elvavilu’s Sayyib
6- İbni Kayyim a.g.k,s.81
7- İbni Kayyim a.g.k,s.81
8- İbni Kayyim Cevabü’l Kâfi,s.107

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Furkan Nesli
Kategoriden Daha Fazla: Alıntı Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

İslami Davette Sabır ve Devamlılık | Sayı 77

İslami davet, pes etmeyi, umutsuzluğu kabul etmeyen, sabırsızlığın yakışmadığı, gayretin v…