Anasayfa Bölümler Fıkıh İslam Fıkhı’nda Adalet Terazisi (Sayı 5)

İslam Fıkhı’nda Adalet Terazisi (Sayı 5)

20 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Geçen sayımızda Ramazan ayı münasebetiyle, insan ve toplum hayatında zekatın denge unsuru olmasını konu edinmiştik. Genel olarak bakıldığında Yüce Rabbimizin bizim için murad ettiği bütün emir ve yasakların, dengeyi tesis etmek için hassas bir terazi gibi olduğu aşikâre görülmektedir. Her bir hüküm mustakil olarak ele alınacak olsa, insan ve toplum hayatındaki önemi, hikmetleri, sağladığı denge ve getirdiği menfaatler açısından kitaplara sığmayacak zenginliğe sahiptir.

Kur’an-ı Kerim’de, tefekkür ayetleri, ahkâm ayetlerinden daha çoktur. Rabbimiz dağların, denizlerin, gezegenlerin, hayvanların ve bitkilerin yaratılışını anlatarak bakışlarımızı kâinata çekmiştir. Güneş ile Dünya arasındaki ince hesapla kurulan dengenin dünyada hayat kaynağı olması,1 dağların Dünyanın dengesini korumak adına özel merkezlere yerleştirilmiş olması2, hayvanlar âleminin hassas dengesi sonucu doğum ve ölüm olaylarının orantılı süregelmesi, insanlarda gerek kadın-erkek, gerek genç-yaşlı, gerekse birtakım vasıflar açısından ölçülü dağıtımın yapılması ve daha sayamayacağımız pek çok açıdan dünyanın ve kâinatın ince hesaplar üzerine kurulu olduğunu bilim de ispatlamaktadır. Gözle görülür şekilde bir el, yaratmakta, yönetmekte, daima gözetmekte ve her alanda o hassas dengeyi muhafaza etmektedir.3 Görmek isteyen gözün bu hakikatleri görmemesi mümkün değildir. Ve Allah(Azze ve Celle), kitabı Kur’an-ı Kerim’de, mahlûkatına dikkatleri çekerek sonsuz ilmini, hikmetlerini ve daimî müdahalesinin doğurduğu mükemmel sonuçları görmemizi istemektedir.

Peki ama neden? Çünkü Kur’an hayat kitabıdır. İçinde emir ve nehiylerin olması, insan hayatına müdahale etmek ve yön vermek maksadına mebnîdir. Ve şu kâinattaki göz kamaştıran düzen, denge, güzellikler ve bütün kemalât, Yüce Allah(c.c.)’ın insana da müdahalesinin ne kadar gerekli olduğunun ve neticede insan hayatını da, hassas bir denge ile mükemmelliğe taşıyacağının apaçık ispatıdır. İşte Rabbimizin “Bakmaz mısınız?” buyurmasının sebebi budur.

Bakmaz mısınız, görmez misiniz? Güneş ve ayı bir hesaba göre yaratan4, gökleri direksiz ayakta tutan, hayvanlarda ve bitkilerde sayısız nimetler var eden, mahlûkatının her türlü ihtiyacını bütün detaylarıyla düşünen ve bütün bunları gözlerin bakmaya doyamayacağı güzelliklerde yaratan Allah(c.c.)’ın, sizin için de, katından kanunlar manzûmesi indirmesi ne kadar büyük bir lütuftur.

İlmini ve hikmetlerini sayısız misallerle bizlere ispatlayan Allah(c.c.), kullarının, “Rabbim ne güzel yaratıyorsun” diyerek geçmesini değil, “Böyle bir ilaha teslim oluyorum” demesini istemektedir.

Bu doğrultuda baktığımızda Kur’an-ı Kerim’de emredilen ibadetler, helaller ve haramlar insanın ve toplumun düzen ve dengesini sağlamak için va’z olunmuştur.

Nasıl ki dağlar dünyada deprem olmaması için sağlam kazıklar olarak çakılmış5 ise ibadetler de, insan ve toplum hayatında manevî depremlerin olmaması için birçok yönden denge unsuru kılınmıştır.

Mesela insan; namaz ile Rabbinin huzurunda baş eğerek, varlığını kendisine borçlu olduğu İlahını tanımakta; başarısının, gücünün, kudretinin, mülkünün, asıl sahibinin O olduğunu her gün beş defa hatırlamaktadır. Bu şekilde insanın haddini bilmesi ve asıl makamı olan kulluk makamını koruması sağlanmaktadır. Kulluk bilincini kaybetmeyen insan, yedi düvelin hâkimi de olsa yine nefsinin de hâkimi olacak, gücüne güvenerek zalim olmayacak, Efendisine hesap vereceği gün mahcup olmayacağı adil bir hayat yaşayacaktır.

Yine zekat ile insan, madde ile ilişkisini dengede tutacak, gerektiğinde vazgeçmeyi öğrenecek ve küçük menfaatler karşısında eğilmeden dik durabilme eğitimini alarak insanlık şerefini muhafaza edecektir. Yanı sıra toplumdaki iktisadî denge yerleşecek ve insanların bir kısmının maddeperest bir kısmının ise zengin düşmanı olması engellenerek, topluma maddî değil, insanî değerlerin hâkim olması sağlanmış olacaktır.

Oruç ise; nefsin hakimiyeti ele geçirmesinin önünde kalkandır. Şerefli olarak yaratılan insan, basit arzuların kulu olmaya yakıştırılmamıştır. İnsanın iplerinin şehvetlerinin eline verilmesi değil, arzularının yönetiminin insanın eline verilmesi istenmektedir. Yaşamın akışı içinde arzularının esiri olmaya meyleden insan, yılda bir ay kesintisiz bir antrenman ile idareyi tekrar ele geçirmektedir.

Ve Hacc… İnsanın İslamı fert olarak değil, aşiret olarak değil, ırk ve devlet olarak da değil; ümmet olarak yaşaması gerektiğini haykırmaktadır. Hacc ibadetini gerçekleştiren her bir mü’min, Allah’ın davasına bağlılığının, tek inanç ve tek hedef sahibi olduklarının göstergesi olarak orada bulunsaydı, ortaya çıkan o muazzam manzara, düşmanın yüreğini hoplatan, silahı bırakıp teslim olmaya sevk eden bir güç gösterisi olabilirdi. Bu şekilde hakkıyla îfa edilen hacc ibadeti Mü’min, ümmetin bütünlüğüne dayayarak öz güven sahibi olmayı, kâfire ise hak karşısında haddini bilmeyi öğreterek, adalet dengesini kuracaktır. Zalim zulmetme cesaretini kaybedecek, mazlum ise hakkını savunma özgürlüğüne kavuşacaktır.

Ayrıca ibadetlerin birbiri arasında da hassas bir terazi görülmektedir. Gökyüzüne yıldızları serpiştirip çarpışmasını önleyerek, bir uyum içinde akıp gitmelerini sağlayan Allah(c.c.), aynı şekilde hükümleri arasında da uyum sağlayarak bir emrin diğerine engel değil, kolaylaştırıcı destek olmasını dilemiştir. Mesela, oruç nefse hâkimiyeti sağlayacak bir zaman dilimine tahsis edilirken, insanı tamamen güçten düşürerek diğer mükellefiyetlerini yerine getirmesine engel olacak kadar uzatılmamaktadır. Hatta nefsin zabt altına alınması ile diğer emir ve yasaklara riayet edebilmeyi kolaylaştırmaktadır. Sonsuz hikmet sahibi olan Allah(c.c.), her emirde ayrı bir menfaat kast etmekle birlikte, her birinin bir arada olmasıyla da insanı birçok yönden kemâle erdirmeyi murad etmiştir. Böylece basit bir sudan yaratılan insan psikolojik ve sosyolojik olarak güçlenecek, maddî ve manevî değerlerinin kıymetini bilecek, asaletini ve de şerefini zedeleyecek her türlü zaafiyetten arınarak “meleklerin secde ettiği İNSAN”a dönüşecektir.

Rabbimizin kanunlarına insan hayatında adaletin gerçekleşmesi açısından baktığımızda da hassas dengeyi aynı şekilde görmek mümkündür.

Mesela; suçlara tayin edilen had cezaları,sadece suçtan caydıracak ve yaygınlaşmasını önleyecek kadar ağırdır ve bütün hükümler haksızlığa hiçbir şekilde yol açmayacak temel kurallara bağlanmıştır.

İslam fıkhının en temel kaidelerinden biri “zarar kaldırılır.” kaidesidir. Fakat zarar, başka bir zarar ile kaldırılmaz. Bir taraftan zarar kaldırılırken, diğer tarafa daha büyük bir zarar verilmemesine özen gösterilir. Zarar kaldırılırken her iki tarafın da hakkı ve menfaati gözetilmelidir. Ancak bazen büyük zararların küçük zararlarla def edilmesi gerekebilir, her zaman, hiç kimseye zarar(ceza) vermemek idarede ve adalette zafiyet meydana getirecek ve suçların yayılmasına sebebiyet verecektir

Mesela, maktulün ailesi bağışlamadığında katilin kısas olarak öldürülmesi, bir cana zarar verme gibi görülmektedir. Aslında burada zarara karşılık olarak , zarar vermek (kısas) vardır. Bu hüküm insanların birbirine zarar vermede pervasızlaşmasını önlemekle birlikte, toplumda meydana gelecek husumet ve kan davası gibi daha büyük zararları engellemekte, zamanla bütün toplumu saracak olan intikam ateşini daha çok küçükken söndürmektedir. Buna rağmen kan sahipleri af yoluna gitmeye teşvik edilmekte, affetmesi karşılığında bir servet büyüklüğünde kan bedeli, uhrevî olarak da mükâfat teklif edilmektedir. Böylece maktulün ailesi, katili kendi gönlüyle affedecek, aldığı yüklü miktardaki fidye sebebiyle de karşı tarafa zarar vermeyi düşünemeyecektir.

Katil tarafından bakacak olursak; ani bir kızgınlığın ya canına ya da bütün malına mâl olmasını istemeyecek, bir anlık öfkenin esiri olmayarak kendine hâkim olmayı bilecektir. Can emniyeti….

Ve yine akrabaların arasında husumet sebebi olan ve hatta mal hırsı sebebiyle cana kıymaya kadar götüren miras dağılımı meselesi; İslam miras dağılımını son derece adaletli ve akrabalık bağlarından her türlü yakınlığı ayrı değerlendirerek hesap etmiştir. Ana tarafından yakınlığa ayrı, baba tarafından yakınlığa ayrı, eş tarafından ise ayrı bir ölçü biçilmiş, yakınlık dereceleri tek tek hesap edilmiştir. Babanın çocuğuna, kocanın karısına, dedenin torununa yakınlığı ve diğer bütün nesep veya nikah bağı ile gerçekleşen yakınlıklar, hepsi ayrı hesaplamaya tabi tutulmuş her biri için mustakil kurallar tayin edilmiştir.

Kadına bir, erkeğe iki pay şeklinde dağıtım yapılırken sadece yaratanın hesap edebileceği ince bir denge kurulmuştur. Erkek ile kızın şartları farklıdır. İslam’a göre erkek, evin maddi ihtiyacını, eşinin ve çocuklarının nafakasını karşılamakla yükümlüdür. Kadının ise böyle bir sorumluluğu yoktur.Yüce Rabbimiz miras kalan malın dağıtımında eşitlikten ziyade adaleti ön plânda tutmuştur.Ancak kişiler arasındaki şartlar ve vasıflar eşit ise, dağılım da eşit ölçülerde yapılabilir. Allah’ın kanuna gösterilen teslimiyet akrabalar arasında nefsî olarak oluşabilecek her türlü husumeti ortadan kaldıracaktır. Çünkü hükmeden Allah’tır.

“Allah hükmedenlerin hâkimi değil midir.”6

Bu misaller ile numunesini göstermeye çalıştığımız, adalet ve dengenin mihenk taşı olan İslam hükümleri, toplumda din, can, mal, nesil ve akıl emniyetini muhafazanın zirve derecesini ortaya koyar.

1- Nuh,16

2- Enbiya, 31

3- Yasin, 40

4- Rahman, 6

5- Enbiya, 31

6- Tin, 8

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Semra Kuytul
Kategoriden Daha Fazla: Fıkıh

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Kalbimizin Bekçisi Olmak | Sayı 78

İnsana yol gösterecek, yaşamımıza ve davranışlarımıza doğru yön verecek bir pusula hükmünd…