Anasayfa Başyazı İnsanın Vahye İhtiyacı (Sayı 8)

İnsanın Vahye İhtiyacı (Sayı 8)

23 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Yaratan ve gönderdiği vahiyle kullarını terbiye eden Allah’a hamd, vahyi bize ileten ve onu en güzel şekilde yaşayan Rasulüne salât-u selam ve vahye uygun bir medeniyet kurma gayretinde olan tüm kardeşlerime selam ile…

Yeryüzünde hayat bir peygamberle başlamış; Allah, insanı baştan beri başıboş bırakmamış ve vahiyle insana yön vermiştir. Kur’an, bu gerçeği: “İnsan, başıboş bırakıldığını mı sanıyor?”1 buyurarak bize ifade eder. Çünkü insan, hem eşref-i mahlûkat olarak yaratılmış hem de yeryüzüne Allah’ın halifesi olarak gönderilmiş ve kendisine en önemli görev yüklenmiştir. O halde, Allah’ın halifesi yani O’nun vekili olma ve O’nun istediği bir dünya meydana getirme görevini yerine getirebilmesi için kendisine yön verilmesi, bir kullanım kılavuzunun gönderilmesi gerekirdi ve öyle de oldu. İnsana Allah’tan bir mesajın gelmesine değil, gelmeseydi gelmemesine şaşmak gerekirdi. Kur’an-ı Kerim: “Her topluluk için bir elçi vardır.”2 buyurmaktadır. Yine “Uyarıcı gönderilmeden helâk edilselerdi zulüm olurdu.”3 buyrulması insanın vahiysiz doğru yolu bulamayacağını gösterir. Eğer, akıl kâfi gelseydi Nebi gönderilmeden de helâkleri caiz olurdu.

Fakat insanlar, tarih boyunca nefislerinin istediği gibi yaşayabilmek için, Allah’ın Peygamber ve kitap göndermediğini iddia etmişlerdir. Kimi zaman, Peygamberin meleklerden olması gerektiğini söylemişler, kimi zaman Peygamberlerin çarşı pazarda yürüyen varlıklar olmasını sorun etmişler ve hakkı inkâr etmişlerdir. Hâlbuki Peygamberler, onlara örnek olmak için gönderildiklerine göre onlar gibi insan olmaları gerekmez miydi? Peygamberler, meleklerden seçilseydi, ona da itiraz edecek ve “Biz onun gibi olamayız, onun nefsi yok ve ona şeytan tesir edemiyor, biz nasıl onun gibi olalım?” diyeceklerdi. Yani aslında onlar hayatlarını değiştirmeyi göze alamıyor ve vahye göre yaşamanın çok zor olacağını düşünüyorlardı. Hâlbuki Allah, kulları için zorluk istemez. Kur’an-ı Kerim: “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.”4 buyurur.

Vahye göre hayat, yalnızca doğru ve medenîce bir hayat değil, aynı zamanda kolay bir hayattır. Aslında haramlar, neticesi itibarı ile birçok zorlukları beraberinde getirir ve haramlarla dolu bir hayat, zor bir hayattır. Farzlar ise zor gibi görünse de hakikatte insanı birçok kötülükten koruduğu için hayatı kolaylaştırmaktadır. Yani zannedildiği gibi farzlar zor, haramlar kolay ve zevkli değil; aksine haramlar zor ve çirkin, farzlar ise kolay ve güzeldir. Hem farzlar ve haramlar olmadan insan nasıl medenî olabilir. İnsan, hayatı boyunca birtakım ilkelere bağlanmak, bazı şeyleri yapmak ve bazı şeylerden kaçınmak zorundadır. Bu ilkeleri kendi nefsiyle, şeytanın ve çevrenin tesiriyle belirleyeceğine, sonsuz ilim ve merhamet sahibi Allah’tan alması daha mantıklı ve doğru değil midir? Vahye uymayıp medeniyetin esaslarını kendileri belirlemeye kalkanlar, geçmişte ve günümüzde nasıl bir toplum meydana getirdiler?

Mesela; Eski Yunan ve Roma arenalarında insanlar, özellikle esirler, zevk için vahşi hayvanlar tarafından parçalanır ve diri diri yakılırdı. Roma ve Yunanistan’ın hukukçu ve filozofları bile bunları uygun görüyorlardı. Aristo ve Plâton gibi filozoflar bile kadının kürtaj yapmasına müsaade verirlerdi. Eski Yunan ve Roma’da babalar öz evlatlarını öldürme hakkına sahipti. Bazı Yunan filozoflarına göre intihar övünülecek bir şeydi. Bu felsefeye bağlı olanlar, bazen toplu bir şekilde intihar ederlerdi. Plâton bile intiharı kötü saymazdı. Bir erkeğin kendi karısını öldürmesi beslediği bir hayvanı öldürmek kadar normaldi. Eski Yunan hukuk sisteminde, bu suç için bir ceza konmamıştı. Hindistan’da ölen kocanın cesedi yakılırken karısının ateşe atılıp yanması sevap bir hareket olarak kabul edilirdi. Toplumun üst tabakasında olanlar, alt tabakasında olanların kanını akıtabilirdi. Hindular arasında Jalparva denilen geleneğe göre anne-babalar doğan ilk çocuklarını kutsal saydıkları Ganj nehri sularına atarlardı. Hiçbir tanrı karısız, hiçbir tanrıça kocasız değildi. Tanrı ve tanrıçalar, insan gibi yer içerdi. Müşriklerin çoğu tanrının insan kılığına girdiğine inanırdı.

Hıristiyanlar üç ilaha inanmanın yanında tanrının anası ve kaynanası olduğunu da kabul ederlerdi. Yahudilerin tanrısı; insanî sıfatlara sahip olan, insan kılığına giren, Yakup ile güreşen, oğlu olan bir tanrıydı.

Müşrik Araplara gelince; onlar da putlara tapar, leş yer, zina eder, birbirlerinin mallarını haksızlıkla yer, kızlarını diri diri toprağa gömer, Kâbe’yi çırılçıplak tavaf ederlerdi…

Batılı filozoflardan, “Önceki insanlar bilimde ilerlememişti, o yüzden böyle cahilce davranıyorlardı. Din onlara lâzımdı. Biz ise bilimde ilerlediğimiz için onlar gibi dine muhtaç değiliz. Bize din değil, bilim yol gösterir. Tanrı öldü, onu biz öldürdük.” diyenler, bugünün dünyasında yükselen eğitim seviyesine ve arttırılan polis sayısına rağmen her gün haksızlığın, hırsızlığın, ahlâksızlığın, cinayetlerin, terör olaylarının, uyuşturucunun, kadın satıcılığının, maddeperestliğin, hıyanetin, sömürücülüğün, haksız ve zalimce savaşların, yetim ve öksüz bırakılan çocukların, tüm dünyayı havaya uçurabilecek kadar güçlü atom ve hidrojen bombalarının, her gün artan boşanmaların ve çözülen aile kurumunun, küçük yaşta zina eden ve kürtaj yapmak zorunda kalanların, dünyada açlıktan ölenler varken çılgınca tüketim yapanların, şeytana tapanların, kendi cinsiyle ilişkiye geçenlerin, erkekleşmiş kadınların ve kadınlaşmış erkeklerin ve daha nicelerinin her gün arttığını görmüyorlar mı? İnsanın bilimle uzaya gideceğini, ama bilimle medenî bir insan olamayacağını anlamıyorlar mı? Bilimin görevi insan hayatını kolaylaştırmaktır, insanı medenî yapmak değildir. İnsan vahiysiz medenî bir insan olamaz ve insana uygun bir medeniyet kuramaz.

Yeryüzü, asla bir tabiat olayıyla veya hayvanların saldırısıyla fesada uğramış değildir. Fesat ancak insanoğlu kimliğini kaybettiği gün büyümüş ve yayılmıştır. Güçlüler, ilahlaşmış; zayıflar, güçlülerin kulu durumuna gelmiştir. Böylece, her iki sınıf da insanlık vasıflarından çıkmışlardır.

Kur’an-ı Kerim, vahye uymayan toplumların helâk ediliş ve azaba uğrayışlarının misalleri ile doludur. Bu azap bazen tufan veya deprem veya buna benzer şekillerde gelmişse de bazen de yukarıda söylediğimiz huzursuz ve insanlıktan çıkmış bir toplum şeklinde gelmiştir. Meteorolojinin verdiği habere inananlar neden toplumların azaba uğrama sebeplerine dair Allah’ın verdiği habere inanmazlar? Vahye güvenmeyenler, bu günün dünyasında olan bitenleri de mi görmezler?

İnsanı ve kâinatı tanımayanların, insana uygun medeniyet esasları ortaya koyması mümkün değildir. İnsanın fıtratı bilenden bir mesaja ihtiyacı vardır. Nice medeniyetler vardır ki bütün bir milletin mutluluğunu alıp götürmüş ve nice medeniyetler vardır ki milleti emniyet ve huzurun zirvesine yükseltmiştir.

“İnsan Denen Meçhul” kitabının yazarı Alex Carrel: “Mekanik, kimya ve fizik; fizyoloji ve psikolojiden çok daha süratli ilerledi. İnsan kendini tanımadan önce madde dünyasına hâkim oldu. Böylece modern toplum, ilmî buluşların tesadüfü ile vücut ve ruh kanunlarını hiç dikkate almadan kurulmuştur. Biz, feci bir hayalin kurbanları olduk. Bu kendi keyfimize göre, tabii kanunlardan sıyrılarak yaşayabileceğimiz hayal idi. Tabiatın asla affetmeyeceğini unuttuk.” diyerek kurdukları medeniyeti, insanı tanımadan kurduklarını ve bu medeniyetin insana zarar verdiğini itiraf etmektedir. Yeni bir cihazı tanımanın yolu, şüphe yok ki onu üreten şirkete başvurmaktır. İnsanın yapması gereken, insanı tanımak için Allah’ın kitabına başvurmaktır.

Maddeyi çözmek, insanı çözmekten çok daha kolay olduğu için Allah azze ve celle maddeyi çözmeyi, matematikte, kimyada, tıpta ve diğer pozitif ilimlerde gelişmeyi insana bırakmış; insana yol göstermeyi ise kendi üzerine almıştır. Çünkü insanı çözmek, maddeyi çözmekten çok daha zordur ve hatta insan için bu mümkün değildir. Onun için Kur’an’ı Kerim: “Hidayet yolunu göstermek, bizim üzerimize vazifedir.”5 ve “Yolu doğrultmak, Allah’a aittir.”6 buyurmakta ve insanın görevinin yol tayin etmek değil, gösterilen yola uymak olduğunu ifade etmektedir. Fakat insan; haddini aşmakta, gösterilen yola uyacağına yol tayin etmeye kalkışmaktadır. Allah, insanı halifesi olarak yaratmış, insan ise ilah olmak istemektedir.

Kur’an-ı Kerim: “Allah, insanı alâk (embriyo)’tan yarattı.”7 buyurarak insana mayasının ne olduğunu ve haddini bilmesi gerektiğini hatırlatır. Ama insan, bu gerçeği unutur ve kendini öğüde ve vahye ihtiyaçsız görmeye başlar. “Hayır, insan azgınlık eder. Kendini yeterli gördüğü için.”8

Hz. İbrahim ve oğlu İsmail: “Ey Rabbimiz; içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın…”9 şeklinde dua ederek, sadece bir talepte bulunmamış, aynı zamanda insanın vahye olan ihtiyacını da anlatmak istemişlerdi. Çünkü insan aklı, çoğu zaman doğruya ulaşamamakta, ulaştığında da doğruya uyamamaktadır. Çünkü şeytanın, nefsinin ve çevresindeki insanların tesiri altındadır insan. Doğruyu anlamasına ve ona uymasına bu üç faktör de engel olmaktadır. İnsanı, aşağı doğru çeken bu üç yer çekimine karşı koyabilmek bir kitap ve bir Rasul ile mümkündür. Yükselmek, kutsî bir mesaj olmaksızın mümkün değildir. Kur’an, insanı eğiterek nefsin aşağı mertebelerinden alıp üst mertebelere yükseltir.

Vahiy olmaksızın insan, ahiret ve gaybî konularla ilgili tahmini konuşmaktan öteye geçemez. Akıl, en fazla ahiretin mümkün ve gerekli olduğunu kabul eder; ama ahiret hayatının gerçekten olup olmayacağını bilemez. Onun için böylesi gaybe ait konularda kutsî bir kaynağa ve bilgiye ihtiyacı vardır.

İnsan, tüm memleketlere ve tüm insanlara uygun olan bir kitaba ve medeniyet kriterlerine muhtaçtır. Aksi halde her memlekette ayrı ayrı medeniyetler meydana gelecek ve medeniyetler çatışması kaçınılmaz olacaktır. Medeniyetler çatışmasını önlemenin tek yolu, tüm dünyada tek bir medeniyet kurmaktır. Bu ise tüm insanların medeniyet esaslarını aynı kaynaktan yani tek olan Allah’tan almaları ile mümkündür.

Allah, Kur’an’la insanı kendine yaklaştırmak ister, onu yüceltmek ister, onun bedenî ve ruhî ihtiyaçlarını tatmin eder. Kulluğu ve muhabbetullah’ı öğretir. Mesaj gelmeseydi kul Rabbine nasıl yaklaşabilirdi? Mesaj geldiği halde Allah’tan uzaklaşanların mazereti yoktur.

Ayrıca Allah, kitap ve Peygamber göndermeden nasıl bir insan ve nasıl bir medeniyet istediğini ve bizden muradının ne olduğunu bize nasıl bildirecekti? Yani insan, Allah’ın muradını bilme yönünden de vahye muhtaçtır.

İşte bütün bunlardan dolayı Allah (c.c.); Peygamber ve kitap gönderdi ve Peygamberine; “Kalk ve uyar.”10 ve “Ey Rasul, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun görevini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.”11 buyurdu.

İnsanı muhatap alıp ona vahyetmekle en büyük şerefi veren Allah’a hamd ederek sözlerime son verip hepinizi Allah’a emanet ediyorum.

1- Kıyamet, 36

2- Yunus, 47

3- Şuara 208-209

4- Bakara, 185

5- Leyl, 12

6- Nahl, 9

7- Alak, 2

8- Alak, 6-7

9- Bakara, 129

10-Müddessir, 2

11- Maide, 67

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Alparslan Kuytul Hocaefendi
Kategoriden Daha Fazla: Başyazı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

İmanın Kazandırdığı Kişilik-3 | Sayı 78

Hamd; gönderdiği kitabı ile şahsiyetli mü’minler olmanın yollarını bizlere gösteren Âlemle…