Anasayfa Bölümler Hedeflerimiz İnfak Bilincine Varmak (Sayı 39)

İnfak Bilincine Varmak (Sayı 39)

12 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Bizleri yoktan var edip nimetleriyle donatan ve El- Kerîm sıfatıyla kullarına ikram etmeyi bir an olsun ihmal etmeyen Allah Azze ve Celle yüceler yücesidir. Yarattıkları sayısınca cömertlik ve yücelikler sahibi Rabbimiz, bizlere hayatın her alanında bir düzen getiren kanunlar koymakta ve bu kanunlarla yaşayanlara toplumsal bir birliktelik ve güç hediye etmektedir. İşte o kanunlardan bir tanesi olan zekât müessesesi, İslam toplumunu hem madden hem de mânen temizlemekte ve aralarına sevgi, merhamet ve güven tohumları atmaktadır.

Bir hadiste Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “Zekât, İslam’ın köprüsüdür.”1 Öyle bir köprü ki âdeta madde ile manayı, fert ile toplumu, zenginle fakiri, dünyevî hayat ile uhrevî hayatı birleştiren bir dayanışma zinciridir. İslam toplumunda asla sınıfsal bir ayrılık olmamıştır. Bunun belki de en büyük sebeplerinden bir tanesi zekât kurumudur.

Zekât kelime manası itibariyle “büyümek, artmak ve temizlemek” demektir. Allah’ın insana keremi ile lutfettiği malı veya maddî gücü aradan bir yıl süre geçtikten sonra belli oranlarda, belli bir artış gösterdikten sonra temizlemek gerekir.    

Zekât, İslam toplumunun izzetini korur. Her geçen gün kapitalist düzenin, insan onurunu alçaltan ve onu köleleştiren adaletsiz yapısına inat, zekât maddeye kul olma eğiliminde olan zengine, malından verdirerek onu cimrilikten kurtarırken; zenginlere muhtaç olmasından dolayı onlara boyun eğmek zorunda kalan fakiri de zenginlerin malındaki Allah’ın hak olarak tanıdığı zekâtı alarak, onlara boyun eğmekten kurtarır. İslam’ın toplumları ayakta tutmak için insanlığa sunduğu bir sosyal adalet nizamı vardır. Bu konuda Şehid Seyyid Kutub şöyle der: 

“İslam’a göre tüm varlıklar bir tek iradeden doğmuştur, insanlık âlemi de bu kâinatın bir parçasıdır. Kâinatın diğer parçalarıyla yardımlaşarak bir uyum içerisinde var olmaktadır. O halde insan bireyleri de kâinatın bir parçası olarak uyum içinde birbirlerine yardım etmek zorundadırlar.  Bu yönüyle İslam’daki sosyal adalet, hayatın tüm yönlerini ele alan geniş kapsamlı bir adalettir. Yoksa sadece sınırlı iktisadî bir adalet değildir. İslam’da sosyal adalet nizamına sahip bir sistem, bireye öyle bir özgürlük vermelidir ki ne birey topluma zarar vermeli, ne de toplum bireyin haklarını çiğnemelidir. Bu özgürlüğü sağlamanın yolu ise insan vicdanının Allah’ın kullarından bir kula ibadet ve boyun eğme duygusundan kurtulup tamamen Allah ile temasta bulunduğu şuur ve idrakiyle dolmasıyla mümkün olur. Böylelikle insan artık kendisi için bir hayat korkusu, rızık endişesi veya bir makam kaygısı taşımaz. Bu tür duygular kişiye şahsiyetini kaybettirmektedir. İslam bu yolla fakir kimselerin zenginler karşısında boyun eğmesini önlemekte, fakir ve mustazafların insanlık onurunu korumaktadır.”2

Zekâtla birlikte Müslümanlar arasından haset ve kin duyguları kalkar. Böylece Müslümanlar arasındaki mesafe yakınlaşır. Zekâtla kardeşlerine yakınlaşan müminler aynı zamanda Allah’a da yakınlaşır. Çünkü Allah, ancak temizlenenleri, iyilik edenleri ve yardımlaşanları sever. Kardeşlerine sahip olduğu maldan belirli bir oranda veren mü’min, hem kardeşinin ihtiyacını gidermenin hem de Allah’ı razı etmenin sevincini ruhunda hisseder. Böyle bir toplumda kavgaya ve çekememezliğe yer yoktur. İslam toplumu, insanlığın çekirdeğidir. Bütün insanlık yeniden bu tohumdan filiz verecektir. Sağlıklı bir nesil ve medeniyetin temelini atmak için aradaki madde tesirli engelleri zekâtla kaldırmak zorundayız.

Zekât, bazı kimselerin düşündüğünün aksine, sadece İslam hâkim ve güçlüyken verilmez. Bilakis İslam hâkim ve güçlü olsun, ümmet şuuruna yeniden ulaşılsın diye verilmelidir. Bir ayette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Kâfir olanlar bile birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur!”3

Allah Azze ve Celle Mâlik-il Mülk’tür; malın, servetin gerçek sahibidir. İşte zekât, kullara bunu öğretir ve insana elinde bulundurduğu malın gerçek sahibinin Allah Azze ve Celle olduğunu hatırlatır. Bu şuura eren bir mü’min asla şımarmaz ve firavunlaşmaz. Haddini bilir ve asla kibirlenmez.

Zekât, müminlere “BEN” değil, “BİZ” demeyi öğretir ve kişinin Allah’ın emaneti olan kardeşlerinin farkına varmasına vesile olur. Müminler birbirlerine Rablerinin emanetidir. Hatta Allah’tan bize teslim edilen en kıymetli emanettir.

 Zekât, kişinin her yıl etiyle tırnağıyla mücadele verip kazandığı malının az bir kısmını gerek yoksullara, gerek Allah yolunda küffarla mücadele edenlere, yolcuya, özgürlüğünü arayan köleye, borcun kendisine galebe çaldığı kardeşlerine ve gerekse kalbi İslam’a ısındırılmak suretiyle İslam davasına fayda sağlayacak kimselere vermesi, bu gemide ‘ben de varım’ demesidir!

Zekâta, müminlerin Allah’ın emrine uymak ve kardeşlerine sahip çıkmak için gösterdikleri sadakatten dolayı “sadaka” da denmiştir. “Onlar öyle kimselerdir ki Allah’a verdikleri ahde sadakat göstermişlerdir.”4 Yani bu zümre, hem Allah’ın emrine uyarak Allah’ın tarafında olduklarını hem de zor zamanlarında kardeşlerine ve İslam davasına yardım ederek saflarını belli etmişlerdir.

 İslam’ın zekât emrinin toplumun ıslahında, kalkınmasında ve Müslümanlar arasında gerçekleştirdiği kardeşlikte ne denli önemli olduğunu kısmen anlatmaya çalıştık. Şu gerçeği unutmamak gerekir ki; İslam kardeşliği ve toplumsal uzlaşının oluşmasında, çağları kanunları  ile donatan emniyet, huzur ve adaletin tek garantisi olan Allah’ın zekât emri büyük bir öneme sahiptir.

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Mustafa Şahin
Kategoriden Daha Fazla: Hedeflerimiz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Rabbe Yöneliş; İtikâf | Sayı 74

Dünya meşgalesiyle oyalanmaktan, asıl sahibinden uzaklaşan kalplerimiz için bu Ramazan ayı…