Anasayfa Bölümler Hedeflerimiz İlmin Bedelini Ödeyenler (Sayı 29)

İlmin Bedelini Ödeyenler (Sayı 29)

18 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Allah Celle Celaluhu insanı bu dünyaya imtihan için göndermiş, sonuçta da insanın yaptıklarına karşılık göreceği cennet ve cehennemi yarattığını buyurmuştur. Peygamberler dâhil her insan bu anlamda imtihana tabi tutulmuş, hiçbir insan nevî bundan istisna edilmemiştir. Fıtratlar, yaratılışta verilen kabiliyetler ve sonradan kazanılan nimetlerin çeşitliliği imtihanların da çeşitli olmasını gerektirmiştir. Seçkin insanlar olan Peygamberler en zorlu imtihanlardan geçmiş, imtihanlarındaki başarıları kendilerinden sonrakilere örneklik teşkil etmiştir. Her kesim kabiliyetine göre ve kendisine verilen nimetlere göre zorlu imtihanlara tabi tutulmuş, sonrasında imtihandan geçenlerin makamları daha da yükseltilmiştir.

İlim nimeti de Allah Celle Celaluhu’nun âlim kullarına bahşettiği bir nimettir. Hem öyle bir nimet ki, onları bir yandan Peygamberlerin varisleri yapmış, kullandığı mürekkep şehidin kanıyla kıyaslanmış, diğer yandan Allah’tan hakkıyla en çok korkanlar sınıfına dâhil etmiştir.

İlim gibi bir nimetin imtihanı da elbette çetin olacaktır. İlmi elde etmek ne kadar zor ve zahmetli ise; onun gereğini yerine getirmek, âlim vasfını taşıyabilmek, zamanlar, olaylar ve gücü ellerinde bulunduranlar karşısında dik durabilmek de bir o kadar zordur. Geçmişten günümüze bazı âlimlerimizin bu süreçte nasıl hareket ettiklerine, gelecek nesillere nasıl bir âlim duruşunu miras bıraktıklarına göz atalım:

İmam-ı Âzam Ebu Hanife Rahimehullah zamanında, Hicri 122 senesinde İmam Zeyd b. Ali’nin kıyamı gerçekleşmiş, İmam-ı Âzam Ebu Hanife de hem malıyla hem de fetvaları ile kıyamın meşruluğuna destek çıkmıştı. Sonrasında sırasıyla Zeyd b. Ali, oğulları Yahya ve Hasan şehit edilmiş, Ebu Hanife de kıyamı desteklediği için yönetimdekilerin şimşeklerini üzerine çekmişti. İslam’ı yegâne ölçü olarak almadıkları yönetimlerini halk nezdinde meşrulaştırmak ve halkın itaatini kazanabilmek için âlimleri araç olarak kullanmak isteyen Emevi ve Abbasi yönetimleri, Ebu Hanife’yi de satın alacaklarını zannettiler.

Halife Mansur, Ebu Hanife’yi yanına çekerek hem onun fetvalarını kontrol etmek hem de ileride yapacağı zulümlerini ona tasdik ettirmek için kendisine Bağdat kadılığını teklif etti. Ebu Hanife Rahimehullah teklifi kabul etmeyince, Halife Mansur onun hapsedilmesini ve her gün on kırbaç vurularak işkence edilmesini emretti. Ebu Hanife Bir rivayete göre hapiste iken, diğerine göre hapisten çıktıktan sonra gördüğü ağır işkencelerin şiddetiyle vefat etmiştir.1

Düzceli İmam Zahid El-Kevseri, Osmanlı’nın son dönem âlimlerindendir. Zahid Efendi 26 yaşında iken hocasından İslamî ilimleri bitirerek icazet alır. Bir yandan talebe okutmaktayken, diğer yandan medreselerin ıslahı için kurulan bir komisyona seçilir. Ancak burada karşısına İttihat ve Terakki çıkar. İslamî hükümler yerine batılı değerleri yerleştirmek isteyen İttihat ve Terakkicilerle ters düştüğü için, 1922 senesinde tutuklanması veya suikasta kurban gitmesi söz konusu olmuş, bir ahbabı kendisine kurulan tertibi bildirince ailesine bile haber vermeden doğruca İskenderiye’ye giden bir gemiye binmiş ve memleketini terketmiştir. 32 yıl memleketinden uzakta Mısır’da, bir yandan ilimle diğer yandan maddî sıkıntılarla geçen bir sürgün hayatı yaşamıştır. Mısır’da kaldığı dönemde birçok eser yazmış, reformist akımlara keskin cevaplar vermiştir. Bu yazıları çok tepki çekmiş, Mısır’dan sınır dışı edilmesi için sayısız defalar girişimde bulunulmuştur. O bize, Meşrutiyet, Tanzimat ve Cumhuriyet dönemlerinde, sarsılmadan nasıl dik durulabileceğini öğretmiştir. Yine o bize, “mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür” deyip; mezhebin dindeki yerini göstererek, amel için olmazsa olmaz bir hakikat olduğunu öğretmiştir. Ömrünün son senesinde önce gözünden rahatsızlanmış, ardından prostat hastalığına yakalanmıştır. Kendisine gelen yardım tekliflerini reddeden, ilaç almak için kitaplarını satmak zorunda kalan Kevserî 1952’de vefat etmiştir.2

İskilipli Atıf Hoca, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında İstiklal Mahkemeleri’nce idam edilen binlerce âlimden birisidir. Şapka kanunundan bir buçuk yıl önce kaleme aldığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” kitabı yüzünden idama mahkûm edilmişti. Atıf Efendi mahkemenin beraat vereceğinden ümitliydi ve kendisiyle görüşebilen dostu Tahir’ül Mevlevi’ye: “Cürüm bulunmadı ki ceza verilsin, tabii beraat umuyorum” demişti. Hocaefendi’nin bu ümidi maalesef gerçekleşmedi. Mahkeme bir suç bulabilmek için âdeta yırtınıyordu ve çoğu zaman bir suç olmasa da onlar bir sebep uyduruyorlardı. İstiklal Mahkemeleri’nin bu durumu tarihe Kadı Karakuş olarak geçen zat hakkında anlatılan fıkraya benziyor: “Bir hırsız Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girdiği evin sahibini şikâyet eder: ‘Kadı Efendi, evin penceresi çürükmüş; kaçarken düştüm ve kolum kırıldı’ der. Ev sahibi: “Pencereyi ben yapmadım, marangoz yaptı” diyerek, işin içinden sıyrılır. Marangoz: “Pencereyi takarken, gözüme falanca kadının elbisesi ilişmişti” der. Kadın, elbiseyi boyayanı suçlar. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş boyacının idamına karar verir. Ne var ki, boyacının boyu idam sehpasından uzun olduğu için yerine daha kısa boylu bir boyacı bulunur ve hüküm infaz edilir.”

Buna benzer hükümlerle İskilipli Atıf Hoca, şapka kanununa -daha kanun çıkmadan- karşı gelmesinin bedelini ödemek üzere, bir yandan da bu devrimlere karşı gelmenin neye mal olacağının cümle âleme ibret olarak gösterilmesi gayesiyle idama mahkûm edilir.

4 Şubat 1926 Perşembe günü sabahın ilk saatleri… Eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı… Metin bir şekilde, dilinde dualarla idam sehpasına gelen Atıf Efendi kelime-i şehadetle bu dünya defterini kapatır…3

İnandığı değerleri savunduğu, Batı’yı ve bâtılı reddettiği için, bir âlim daha Cumhuriyet devrimlerinin salahiyeti (!) için kurban ediliyordu.

İstiklal Mahkemeleri’nin bir başka kurbanı Şeyh Said ve kıyamına bakalım…

Neden resmi tarihin dediği gibi isyan değil de kıyam olduğunu anlamak için Urfa’daki Milli Aşiret Reisi Halil Bey’e gönderdiği mektuba göz atalım: “Şimdiki hükümet, İslam Hilafetini, Saltanatı, Şeyhülislam Makamını ve ilim medreselerini ilga etmiş, Evkaf Nezaretini (Vakıflar Bakanlığı) kâfirlik maarifine ilca etmiş (çevirmiş), kadınlık mesturunu (örtünmeyi) kaldırmış, zinayı ve içki içilmesini, kadınların yabancılarla dans yapmasını mübah kılmış, bu gibi fuhşiyata mahsus dans salonu, tiyatro, sinema, bar ve umumhane gibi geniş binalar inşa etmişler, Allah Celle Celaluhu ve RasulüSallallahu Aleyhi ve Sellem’in dini olan dinimizle istihza (alay) etmekte bulunmuşlar, onların namına olarak Ahkâm’ı İslamiye’yi tahkir ve İslamiyetin esaslarını değiştirmişler, erkanı (ileri gelenleri) sarsmışlar, dine karşı ve bu din erbabına karşı ilan-ı harp eylemişler.”4

Kurtuluş Savaşı’nda Allah’ın açık yardımından sonra nankörlük edip Rablerinin hükümlerine sırtını dönenlerin ve kendileriyle savaştıklarının kanunlarına tâbi olanların dayatmalarına kıyam ediyordu Şeyh Said… Savunmasında şu açıklamalarda bulunmuştur Şeyh Said: “Kıyamımızın [direnişimizin] sebebi şeriat meselesi… Hükümet şeriatın bir kısmını kaldırdı. Bunun iadesine sebep olursak sevaba nail olurduk diyordum… “Kıyamı kalbimde tasavvur ediyordum, fakat muharebe (savaş) suretiyle değil, risale (broşür) yazıp şeriat-ı ahkâmı tasrih ederek (açıkça belirterek) kanunları da şeriata mutabık (uygun) bir şekilde talep etmek istedik, Meclis-i Mebusan’a (Türkiye Büyük Millet Meclisi) göndermek istedik. Meclis’in büyük bir kısmı dindardır, isteklerimizi kabul ederler, medreseleri açarlar dedik…”5

İdama giderken son sözleri “Değersiz dallarda asılmama pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm Allah ve din içindir” olan değerli âlim bulunduğu çağda duruşunu göstermiş ve bunun bedelini ödemiştir.

Allah’a hamdolsun ki, bu ümmet içerisinde her zaman ve şartta ilmiyle âmil, gerçeği her ne pahasına olursa olsun haykırabilen, Allah için bedel ödemekten çekinmeyen, tarihe mal olmuş gerçek âlimler daima olmuştur. Onlar ümmet gemisinin gediklerini gerektiğinde bedenleriyle kapamaya çalışmış olan Rabbanî âlimlerdir. Onlar tevhid ağacını kanlarıyla sulayan ve gelecek nesillere ışık olan gerçek dava erleridir. Burada sadece onlardan küçük bir demet sunmuş olduk. Rabbim onlar gibi davasını anlayan ve bedelini ödeyebilenlerden eylesin…

Kaynak


1-Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, s.365-66.
2-Ahmet Hayri, El-İmam El-Kevseri, El-Mektebetü’l Ezheriyye Li’t-turas, Kahire, 1994.
3-Sadık Albayrak, Milli Gazete yayınları, Son Devrin Osmanlı uleması- Cilt:3 – İst-1980
4-İlhamı Aras, Adım Şeyh Said, İlke Yayıncılık.
5-Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, 10.Baskı, İstanbul 1990, sayfa 35-71.

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Murat Gülnar
Kategoriden Daha Fazla: Hedeflerimiz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Hakiki İman | Sayı 78

Modern dünyanın etkisinde kalan insan her geçen gün teknolojinin baş döndüren girdabı için…