Anasayfa Anasayfa Davaya Sarılmak ve Bırakmamak | Sayı 67

Davaya Sarılmak ve Bırakmamak | Sayı 67

14 dakika ortalama okuma süresi
0
0

“Ben size tozpembe bir hayat vaadetmiyorum…”
Yolun başında zorluğu, çileyi, derdi, tasayı göze alıp öyle gir bu davaya. Senden öncekiler nasıl taşıdıysa bu şerefli yükü; sen de öylece sahip çık ona; sımsıkı sarıl ve ne olursa olsun bırakma…

Dava yolunda, peygamberlerin hayatlarındaki örneklerle bizlere sabrı öğreten Rabbimize hamd ve her zaman istikamet üzere olmamızı öğütleyen Peygamberimize salât ve selam olsun. Yine selam, sarsılmadan dimdik ayakta duran ve istikamet üzere yol alan siz kardeşlerimin üzerine olsun.

Bir insan ergenlik çağına geldiğinde kendisine bir yol seçip bu yolu dava edinir. İnsan, fıtratı ve aklı gereği Allah’a bağlanmayı ve İslam’ı dava edinmeyi seçer, seçmelidir de. Ama dış etkenlerin tesiriyle İslam’a olan bu meyil, eksen kaymasına uğratılarak, insanın nazarında batıl şeyler değerli hale getirilir ve zamanla insan bunları dava edinmeye başlar. Bir de bakarsınız milyonlarca insan ırkçılığı veya sosyalizmi dava edinmiştir. Hatta genel manası ile bakarsak insanların ekseriyeti nefsin, şeytanın etkisi ile müziği, futbolu, ideolojileri ve buna benzer şeyleri yaşantı tarzı haline getirerek bunları dava edinmişlerdir. Ama tüm bunların insanın nazarında dava edinilecek kadar kıymet-i harbiyeleri yoktur, olmamalıdır da. İnsanların ekseriyeti bu hususta hata ederken, tüm oyun ve tuzaklara rağmen istikameti tutturan ve İslam’ı dava edinen yiğitler de vardır. Bunlar hayatın gerçek manasını kavrayabilmiş insanlardır. Evet bu kadar tuzağın arasında istikameti tutturmak güzel bir meziyettir ve şeytana, nefse karşı bir yiğitliktir. Ama bu yolu seçmek bu yolun daha ilk basamağıdır, asıl zorluk buradan sonra başlamaktadır.

İslam’ı dava edinen tüm genç davetçiler bilmelidir ki; bu yol uzun ve meşakkatlidir. “Doğrusu biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.”1 Aynı zamanda şereflidir. Bu yolu seçenler şeref kazanmışlardır. Ama unutulmamalıdır ki bu şeref bizim kalıcı bir özelliğimiz değil, İslam davasını sürdürdüğümüz sürece bizi terk etmeyen ama dökülenlerden olduğumuz zaman bizde etkisi kalmayan bir değerdir. O halde genç davetçilerin ilk olarak unutmamaları gereken şey; edindikleri bu şerefi kaybetmemek olmalıdır. Aksi takdirde insan kurur ve unutulur gider, ahiretini de heba etmiş olur.
İslam tarihinde aşk ve şevkle dava yoluna giren ama sonra dökülenler çok olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Zira şeytan, nefis ve kötü çevre hep vardır. Bu nedenle kimse kendini garantide görmemeli ve hakikat yolunun yolcuları hep teyakkuz halinde olmalıdır. Asla gevşememeli, kalbini sürekli temizlemeli ve manevi gıdalar almayı unutmamalıdır. Kendisinde bir gevşeklik hissettiği zaman hemen doktoruna gitmeli ve hastalığın büyümesine müsaade etmemelidir. Kab bin Malik gibi hata ettiğinde ve zayıfladığında suçun kendinden kaynaklandığını bilmeli, onun Peygamberimizin dizinin dibine oturup özür dilemesi gibi özür dilemeli, kalbindeki hastalığı büyütmemelidir. Hatta Peygamberimizin ona verdiği cezaya gösterdiği teslimiyet gibi teslimiyet de göstermelidir. Unutulmamalıdır ki, bu ceza onun tedavi reçetesidir.

Ama herkes Kab bin Malik gibi olamıyor ve benliğinden sıyrılamıyor. Özellikle disiplinsiz bir tabiata sahip olanlar nizami kurallara alışkın olmadıklarından, bunun baskısını hissettiklerinde bundan kurtulmanın yollarını ararlar. Bu tür insanlar İslam cemaatinin bünyesinde erimeyi reddederek kendi şahsiyetlerini korumaya çalışırlar. Benliği, egosu erimeyince de sırt çevirir giderler. Hatta bazen de fitnenin kaynağı olup ortalığı ifsat ederek yok olur giderler. Bu tür insanların yetişmesi için yıllarca emek harcanmıştır. Arka planda onun eğitimi için ne zorluklara katlanılmıştır. Ama o kişi, yıllarca emek harcanan ama tam meyve verme zamanı bir rüzgârın etkisi ile kuruyan meyve ağacı gibi kurumuştur. Nasıl ki ağacın kurumasına çiftçi müteessir oluyorsa, bir hoca da yetiştirdiği kişinin solup gitmesi ile üzülür. Hatta beli bu yüzden bükülür, saçları bu yüzden beyazlar. Bu kadar emekten sonra tam meyve zamanı binlercesine vitamin olacakken kuruyup gitmek, bir kıvılcımla ormanı yakmaya benzer. Elbette bu kabul edilebilir bir durum değildir, bu nankörlüktür. Bu insanlar yeşil kalmayı ve dalları altında insanları serinletmeyi istememiş; kurumaya razı olmuşlardır. Yani izzeti zillete, faniyi bakiye tercih etmişlerdir. Yüce Kitabımız der ki: “İnsanlar sırf ‘inandık’ demekle; hiçbir sınavdan geçirilmeksizin bırakılıvereceklerini mi sanıyorlar? Biz onlardan önceki kuşakları sınavdan geçirdik. Bu sınav sonucunda Allah, doğru sözlüler ile yalancıları kesinlikle belirleyecektir.”2

Bu tür insanlara karşın bir de dimdik ayakta duran, dallanıp budaklanan eroğlu erler vardır. Bunlar öyle insanlardır ki ağaçların tohumlarını kilometrelerce uzağa fırlatması gibi her yeri ekin tarlasına çevirmişlerdir. Her zaman ekerler ve bu ekilen fidanların can suyunu, gözyaşı olmuş duaları ile verirler. Onlar hayallerini bu küçük fidanların dallarına asmıştır ve yarına her zaman umutla bakmışlardır. Yıllarını bu işe vermiş, saçlarını dava uğrunda beyazlatmış büyüklerimiz, hocalarımız, abilerimiz o kadar çoktur ki onlar bu istikrarlı ve sebatkâr duruşları ile azmin, sabrın timsali olup yılların eskitemediği kahramanlarımız olmuşlardır. Bu kahramanlar dalları altında binlerce insanın serinlediği tarihi birer abideye dönüşmüşlerdir. Onlar suyu değil sulamayı sevmiştir, kavuşmayı değil koşuşmayı severek benlik çukurunda boğulmamış ve amelleri ile ölümsüzlüğü seçmişlerdir.

Bu yola yeni adım atan Genç Davetçi! Şu yazıyı yazan gözler kitaplarda binlerce böyle kahramanlarımızın hayatlarını okuduğu gibi, şu yaşadığımız zamanda da onlarcasının fedakârlığına ve sebatkârlığına şahit olmuştur. Evet, onlar hala içimizdedir; kiminin adı Mehmet’tir, kiminin Halil, kiminin Hacı… ve onlar genç fidanları sayısınca hayat bulurlar. İyi bilirler ki bugün ne kadar sağlam yetişmiş fidanlar varsa yarın da o kadar ağaçlarımız vardır. Sen de onları örnek al ve kuruyup gidenlerden olma, söğüt ağacına dönüş ve Osmanlı misali tüm milletleri dallarının altına alan bir abide olmaya namzet ol… Sizlere bu asırlık çınarlardan biri olan Hasan El Benna’nın şu nasihati ile veda ediyorum:

“Müslüman kardeşlerim! Özellikle de aceleci ve heyecan dolu olanlar! Bu kongrenizde benden ve kürsüden söyleyeceğim faydalı ve önemli sözleri dinleyin. Bulunduğunuz yolun programı yapılmış, sınırları belirlenmiştir. Bu yolun hedefe kesinlikle varacağına gönülden inanıyorum. Onun sınırlarına karşı çıkmıyorum. Evet, uzun bir yol olacak; ancak bundan başka da yol bilmiyorum. Yiğitlik; sabır, dayanma, gayret, samimiyet ve sürekli çalışmayla ortaya çıkar. İçinizden bazıları meyveler yetişmeden toplamak istiyorsa, çiçekleri olgunlaşmadan koparmak istiyorsa, bu durumda onunla beraber değilim. Onun için bu hareketten ayrılıp başka bir harekete katılması daha iyidir. Ancak benimle birlikte kim sabreder, tohumun yeşermesini, büyümesini, ağacın gelişmesini, meyveye durmasını, çiçeklerin toplanmasını beklerse onun ücreti ALLAH’a aittir. Biz ve onun mükâfatı, iyi kişilerin mükâfatı olacaktır. Ya zafer, ya liderlik, ya şehitlik ya da mutluluk olacaktır.”3

1. Müzzemmil 5
2. Ankebut 2-3
3. Davet Yolunda Dökülenler Syf-1

Daha Fazla
  • Elimden Tutan Yok mu? | Sayı 70

    “Ölümün hak olduğu bu dünyada biz faniler birbirimize destek olup, görmediğimiz ama bu kâi…
  • Anlaşılmayan Peygamber (Sayı 2)

    Sürgün diyarından bir garibin feryadıyım ben. Nasıl feryat etmeyeyim? Elleri koparılan ben…
Yazardan Daha Fazla: Şaban Sıla
Kategoriden Daha Fazla: Anasayfa

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Elimden Tutan Yok mu? | Sayı 70

“Ölümün hak olduğu bu dünyada biz faniler birbirimize destek olup, görmediğimiz ama bu kâi…