Anasayfa Bölümler Makale BİR ÖLÜR BİN DİRİLİRİZ (Sayı 29)

BİR ÖLÜR BİN DİRİLİRİZ (Sayı 29)

23 dakika ortalama okuma süresi
0
0

“Ümmet ağacını şehidin kanı sular”

Alparslan Kuytul Hocaefendi

Ümmetimizin son zamanlarda yaşadığı hadiseler bazı kavramları biraz daha gündemimize soktu. Bu kavramların en başında şehadet geliyor. Şehit; bu ümmetin bir öncüsü olarak kanını verir ve böylece İslam davasının yüce bir değer olduğunu, bu davanın kendisi için her şeyini feda etmeye değeceğini adeta canlı bir şahit olarak anlatır. Muvahhid mü’minin değişmeyen özlemi olan şehadet; nesillere davamızın ve dinimizin ömrü feda etmeye değecek yücelikte değerler olduğunu anlatır.

Her şeyden önce şehit hayatını bir şahit olarak yaşar. Şehidin hayatında şehadet; feda edilmiş bir ömrün Allah’a takdimidir. Şehit, şehadeti ile âdeta şunu söyler: “Ya Rabbi! Sana, senin bana verdiğin en değerli şeyimi, canımı sunuyorum. Zaten o da senindi…”

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, bilakis onlar diridirler. Lakin siz anlayamazsınız”1 ifadeleri ile Allah Azze ve Celle şehitlerin ölmediklerini, yaşadıklarını ifade etmektedir. Çünkü onlar normal insanlar gibi değildirler, toprağa konulmakla beraber ümmetin dirilişine kanları ile yardım ederler, kendileri aramızda olmasa dahi miras bıraktıkları fedakârlık ruhu ile ardından gelenlere ders verirler…

Davalar, kendini feda edecek fedakârların elleri, kanları, canları ile yayılır ve yükselir. İslam davası geçmişte Hamzaların, Mus’abların mübarek kanlarıyla yüceldiği gibi bugün de Şeyh Ahmet Yasin’in Hattab’ın, Esma’nın, kanı ile yücelir. Böylece dini namaz ve oruçtan ibaret zanneden Müslümanlar, dinlerinin Müslümanların canlarını feda etmeyi gerektiren görevler yüklediğini anlar ve öğrenir. Ümmet şehitlerin kanı ile kendi dininin ulvî değerlerini öğrenir ve anlar. Muhterem Alparslan KUYTUL Hocaefendi’nin de ifadesiyle; “Ümmet ağacını şehidin kanı sular.”

Şehit can verir ama çok önemli bir şey öğretir. Bâtılın gerçek yüzünü gösterir. Kimisi Filistin’de, kimisi Suriye’de kimisi Mısır’da; henüz on dokuzunda, otuzunda, kimisi babasının yanında, kimisi tankın önünde bir namlunun ucunda ya da annesinin kucağında can verir. Böylece uyuyan ve belki uyanması asırlar alacak olan Müslümanların uyanışına vesile olur. Batının kucağında onun ninnileri ile uyumakta iken, batının kucağının ateş, ninnisinin ise şeytan çığlığı olduğunu fark eder. Böylece bu ümmet kendisini can havli ile küfrün kucağından atar, batı hayranlığından vazgeçer ve asırlar sonrasında ümmet şuuru ile yeniden dirilişe geçer.

Bugün yakın coğrafyamız olan Suriye’de ve Mısır’da bunu görmekteyiz. Şehidin şehadeti ile bu ümmet yeniden dirilir. Şehidin şehadeti ile bu ümmet yeniden asıl kıblesi olan Kâbe’ye yönelir.

Ümmet, kardeşliği âdeta dershanede etüt eder gibi etüt etmektedir. Her gün İslam coğrafyasının bir parçasından şehit haberleri gelirken, uhuvvet benliğimizin derinliklerine yerleşir. Rasulullah’ın; “Mü’minlerin misali bir vücuda benzer. Vücudun bir uzvu hastalanınca diğer azaları onun rahatsızlığına hararetle ve uykusuzlukla iştirak ederler”2 ifadesi ile asırlardır dokuları duyarsızlaşmış olan ümmetimiz, akan bunca kanla uyanıp kendine gelmektedir. Yaralarını sarmak uzun sürse de iyileşmesi zaman alsa da sonunda ümmet olduğumuz, kardeş olduğumuz hatırlanmış ve hislere yerleşmiştir. Her bir uzvu ile ümmetimiz harekete geçmiştir elhamdülillah…

Ümmetin iman eden fertleri uzak coğrafyalarda yaşasalar da ‘ben de Müslümanlardanım’ diyen kardeşleri için uykusuz kalmakta, dertlenmekte ve harekete geçmektedirler. Böylece ümmet şuuru yerleşmekte ve neslimiz bu şuurla harekete geçmektedir.

Yine Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem;

“Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman Müslümana zulmetmez. Müslüman müslümanı başına gelen musibette terk etmez, O’nu zalimin eline teslim etmez. Kim bir din kardeşine yardım ederse Allah da ona yardım eder. Müslüman kardeşinin sıkıntısın giderenin Allah da kıyamet günü sıkıntısın giderir”3 hadisinde buyurduğu üzere, mü’minler birbirlerinin dertleri ile dertlenip sıkıntılarını sıkıntı edinmiştir. Mısır’daki acı Türkiye’de yaşanmış gibi derinden hissedilmiştir. Bu duygular ümmeti uyandıracak, bir şehit verdi isek bin dirilişe sebep olacaktır. İnşaallah.

Bütün bu olanlar, sorunlarımızı ancak bir ümmet olursak, tek vücut olarak hareket edebilirsek çözebileceğimizi anlamamızı sağlamıştır. Zira kitleler halinde şehitler, kitleler halinde tepkileri beraberinde getirdi. Böylece kısa zamanda büyük topluluklar aynı hedef için gayret gösterip, bizi birleştiren temel çatı olan İslam’ın kardeşliği içerisinde hareket etmenin ve büyük bir güce ulaşmanın önemini anladı.

Ayrıca ‘ben de bu ümmetin bir ferdiyim’ diyen, az veya çok bunun için gayret gösterenler de ‘artık ümmetimin kurtuluşu için daha çok çalışacağım, bugüne kadar yaptıklarım yeterli değil’ anlayışına sahip oldular.

Şehidin akan kanı ümmeti bir eksiltse de bin tane ferdini kendine getirmekte, görevlerini hatırlatmakta, yaptıklarını yeterli görmeyen biri durumuna getirmektedir. Bu sebeple diyoruz ki; “BİZ BİR ÖLSEK DE BİN DİRİLİRİZ!” Bu ümmetin kanı ile tahta kurulma düşüncesindeki Firavunlar iyi bilmeliler ki; bu ümmetin şehitlerinin kanı onları boğacak ve şehit edilen bir Esma’nın hışmı bin Esma’yı doğuracak ‘artık yeter!’ diyen ve Musa’nın yolundan giden muvahhit mü’minler olacaktır.

Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu coğrafyalar, bugün batı imalatı demokrasinin hâkim olduğu ülkeler haline gelmiş durumda. Tarihi irdelediğimizde Batı’nın huzur, güven ve refahın teminatı olarak Müslümanlara pazarladığı demokrasinin, aslında kendi hevalarının bir tezahürü olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Demokrasiyi sadece kendi çıkarları doğrultusunda kullanan emperyalistler, bu çıkarları tehlikeye girdiğinde demokrasi putlarını yemekten geri durmuyorlar. Tarih bunun acı örneklerini bize Cezayir, Türkiye, Filistin ve Mısır gibi birçok ülkede gösterdi.

Cezayir’i Kan Gölüne Çevirdiler

Demokrasi putunun Batı tarafından yenildiği ilk Müslüman ülke Cezayir oldu. Cezayir’de 26 Aralık 1991’de gerçekleştirilen genel seçimlerin birinci turunda oyların resmi kaynaklara göre yüzde 55’ini, İslami Selamet Cephesi (FIS) kaynaklarına göre ise yüzde 80’ini alan İslami Selâmet Cephesi, askeri bir darbe ile yönetimden uzaklaştırıldı. Bütün kaynaklara göre FIS seçimlerin birinci turunu ezici bir çoğunluğun desteğini kazanmıştı. İktidarı garantileyen İslami Selâmet Cephesi’nin bu başarısı şer odaklarını endişelendirmeye yetmişti. Henüz hükümet kurmamış, daha seçimlerin birinci turunu kazanmış bir siyasi oluşum, Batı’nın tahrikleriyle Cezayir ordusu tarafından 16 Ocak 1992 tarihinde devrildi. Başta FIS Genel Başkanı Prof. Abbas Medeni olmak üzere partinin ileri gelenleri tutuklandı. Tutuklananlar Cezayir Hapishanelerinde yıllarca zor koşullarda zindan hayatı sürdü. İlk etapta tutuklanan FIS mensuplarının sayısı altı bini aştı. Bunların çoğu 45 derece sıcaklık altındaki toplama kamplarına gönderildi. Sonraki dönemlerde ortaya çıkan bazı olaylar ve birtakım provokasyonlar vesilesiyle de çok sayıda FIS mensubu tutuklandı.

Afganistan

Demokrasi, barış ve medeniyet getirecekleri iddiasıyla girdikleri Afganistan’da 2001 yılından bu yana her iki taraftan olmak üzere toplamda yaklaşık 14.200 asker, yaklaşık 30.000 sivil öldü. Her gün yeni çatışmalar ve patlayan bombalarla her hafta yüzlerce kişi ölmesine rağmen artık medyada haber bile olmuyor.

Seçimle İş Başına Gelen Hamas’ı Tanımadılar

Zalim ve işbirlikçi yönetimler tarafından ele geçirilen Filistin, kuşkusuz çok ağır kayıplar verdi. Yıllarca süren İsrail işgali, ölen yüz binlerce insan, tüm bunlar Filistin’in acı kaderi oldu. Yıllarca yaşanan zulüm ve ayrılıkların ardından 25 Ocak 2006’da yapılan ve halk oylamasında çoğunluğun desteğini alarak Ulusal Birlik Hükümeti’ni kuran HAMAS’ın tüm meşruiyetine rağmen uluslararası camiada tanınmaması, ise tam bir rezalet oldu. Şeffaf seçimlerde yarışan ve seçimlerden galip ayrılan HAMAS, ABD ve İsrail tarafından bir tehdit olarak algılanmış ve HAMAS’ın kurduğu Ulusal Birlik Hükümeti’nin tanınmaması, üstüne üstlük uluslar arası camiaya bu hükümeti tanımama telkinlerinin yapılması Batı’nın özgürlük maskesine bürünmüş kirli yüzünü bir kez daha gösterdi.

Irak’a Özgürlük!

Özgürlük yalanları ile girilen bir diğer ülke Irak… Diktatör Saddam Rejimi’ni devirerek halka huzuru (!) getireceğini vaat eden Amerika, ardında kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmadı…

ABD’nin 2003 yılındaki işgalinden bu yana saldırı ve şiddet olaylarının dinmediği Irak’ta 2004-2011 yıllarında hayatını kaybedenlerin 69 bin 263 kişi, yaralı sayısının ise 239 bin 133 kişi olduğu tespit edildi.

Mısır’da ‘Mursi’

Önümüzde Müslümanların demokrasi ile aldatılışının en canlı örneği, Mısır’da 3 Temmuz günü yaşanan ve Batı desteğinin net olduğu askeri darbedir. Muhammed Mursi’nin başında olduğu Hürriyet ve Adalet Partisi Hükümeti’nin cuntacı ordu tarafından haince devrilişine şahit oluşumuzun üzerinden kısa bir zaman geçti. Henüz bir yıl gibi kısa bir süre önce yapılan demokratik seçimlerde oyların yarıdan fazlasını alarak iktidara gelen Mursi Hükümeti’nin devrilişi önceki tecrübelerle aynı paraleldedir. İslami hareketleri hazmedemeyen ABD, AB ve İsrail yaşananlara darbe bile diyememiş ve “müdahale” demek ile yetinmiştir. Yapılan katliamların bilançosunun 3 bin 533 ölü, 11 bin 520 yaralı civarında olduğu tespit edilmiştir.

28 Şubat Darbesi’yle Demokrasi’ye Set Çekildi

Demokrasi yalanı Türkiye’de 28 Şubat 1997 yılında Refah Partisi iktidarına yapılan Post-Modern darbeyle son buldu. Ordunun içindeki bazı odakların, bürokrasi, sendika ağaları ve yerli işbirlikçilerle gerçekleştirdiği 28 Şubat milyonlarca mağduruyla, ekonomiye verdiği milyarlarca dolarlık zararla Türkiye’yi 30 yıl geriye götüren dış destekli bir askeri darbe olarak tarihteki yerini aldı.

İslam Batı İçin Korkulu Rüya

Yaşanılan bu acı tecrübeler darbecilerin, “Demokrasi her zaman seçimle gelmez” tezinin uygulamaya konulmuş halidir. Müslüman mahallesinde salyangoz satan, Müslümanlara demokrasiyi dayatan Batı, demokratik seçimler sonucunda yönetime İslami hassasiyetleri olan Hükümetlerin gelmesine izin vermiyor. Küresel güçler Müslümanları önce seçimle başa getirip sonra darbe ile deviriyorlar. İslam dünyası ise Ümmet olamamanın bir cezası olarak kan ve gözyaşı içerisinde boğuluyor…

Bu durumda Müslümanların ümidi, elbette ki değişen rejimler veya sistemler değil, İslam ümmetini uyandırmak ve güçlendirmek için yapılan faaliyetlerle yeniden dirilmeye çalışan ümmetimiz olmalıdır. Çünkü “Müslümanların, halka İslam’la hükmetmesine bu yolla asla müsaade etmeyeceklerdir. Dolayısıyla Müslümanların başka bir yol bulması gerekmektedir. Tankların, topların millete karşı dönmesini engelleyecek bir yol bulmak zorundadırlar. Ve bu yol milletin eğitilmesidir. Evlerde, okullarda ve her tarafta milletimiz eğitilmelidir. Bunun dışında bir yol mümkün değildir. Hz. Peygamberin metodu üzerine devam etmekten başka bir yol yoktur!”

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Yakup Şahin
Kategoriden Daha Fazla: Makale

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Ramazan ve Yükseliş | Sayı 62

Kullarının günahlarını affetmek için tevbe kpısını daima açık tutarak tevbe etmeleri için …