Anasayfa Bölümler Sayılar Akan Kan ve Mes'uliyetimiz (Sayı 69) Akdeniz’de Hayatta Kalmayı Başaran 2 Mültecinin Hikayesi | Sayı 69

Akdeniz’de Hayatta Kalmayı Başaran 2 Mültecinin Hikayesi | Sayı 69

19 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Bu bölümde, dünya genelinde çeşitli alanlarda yeni ve ilginç fikirlerin yayınlandığı ted.com sitesinden seçtiğimiz içerikleri size sunuyoruz. Bu sayımızda Avrupa’ya Akdeniz üzerinden botlarla geçmeye çalışan Suriyeli mültecilerin durumu hakkında Melissa Fleming’in sunumunu sizler için derledik. İyi okumalar.

Her gün; hayatları için tehlikeli sınırlardan ve denizlerden kaçan insanların acı hikayelerini dinliyorum. Öyle bir hikaye var ki geceleri uyumamı engelliyor… İşte bu, Doaa hakkında.
Suriyeli bir mülteci, 19 yaşında. Gündelik yevmiyelerle Mısır’da güç bela bir hayat sürdürüyordu. Ailesiyle birlikte onu buraya sürükleyen savaş, dördüncü yılında hala şiddetini koruyordu.
Bassem adında bir nişanlısı vardı. Birgün Bassem Doaa’ya dedi ki, “Hadi İsveç’e gidelim; iltica ve güvenlik isteyelim. Ben çalışırım sense okursun”. Ama Avrupa’ya gitmek için hayatlarını riske atmak zorunda olduklarını biliyorlardı. Zalimlikleri ile ün yapmış insan kaçakçılarına güvenecekler ve Akdeniz boyunca yolculuk yapacaklardı. Doaa ise sudan çok korkuyor ve yüzmeyi de bilmiyordu.

Yılın Ağustos ayıydı ve o ana kadar 2.000’den fazla kişi Akdeniz’i geçmeye çalışırken ölmüştü ama Doaa Kuzey Avrupa’ya kadar gidebilen bir arkadaşını tanıyordu ve “Belki biz de yapabiliriz” diye düşündü. Avrupa’ya gitmek için yola koyuldular. Bassem, hayatı boyunca biriktirdiği parayı — kişi başı 2.500 dolar — insan kaçakçılarına verdi.
Bir cumartesi sabahında otobüsle yüzlerce insanın olduğu bir sahile gittiler, sonrasında ise küçük botlarla eski bir balıkçı teknesine. Tekneye 500 kişi kadar tıkıştırılmıştı. Suriyeliler, Filistinliler, Afrikalılar, Müslümanlar ve Hristiyanlar vardı. 100’den fazla çocuk, kadınlar, yaşlılar ve daha niceleri…

Dördüncü gün, yolcular endişelenmeye başlamıştı. Kaptana sordular, “Ne zaman varacağız?” Kaptan küfürler ederek “16 saat içinde İtalya kıyılarına ulaşmış oluruz” dedi. Yorgun ve bitkin düşmüşlerdi.

Çok geçmeden üzerinde 10 kişinin olduğu, kendilerine yaklaşan küçük bir bot gördüler. Adamlar onlara küfredek bağırmaya, sopalar atmaya başladılar. Bulundukları tekneyi terk edip o küçük bota binmelerini istediler. Teknedekiler kabul etmeyince saldırdılar ve teknede büyük delikler açıp kaçtılar.

Tekne batıyordu. Güvertenin altındaki 300 kişi ölmeye mahkumdu. Doaa, pervanenin küçük bir çocuğu parçalara ayırmasını dehşetle izledi. Bir can simidi buldular ve ona tutundular. Etrafları cesetlerle doluydu. Başlangıçta yaklaşık 100 kişi kurtulmuştu. Bir araya gelip kurtarılmak için dua etmeye başladılar. Ama bir gün geçip de kimse gelmeyince, bazıları umutlarını yitirdi kendisini suya bıraktı…

Omuzunda küçük bir bebek oturan bir adam onlara yaklaştı ve “Muhtemelen kurtulamayacağım. Çok güçsüz düştüm, cesaretimi de kaybettim.” dedi. Omuzundaki küçük Malek’i onlara verdi ve kendisini suya bıraktı. Artık üç kişi olmuşlardı: Doaa, Bassem ve küçük Malek.

Hikayeye ara verip şu soruyu sorayım: Neden Doaa gibi mülteciler bu tür riskleri alıyorlar? Milyonlarca mülteci sürgünde, bilinmezlik içinde yaşıyor. Yıllardır bitmeyen savaştan kaçıyorlar. Geri dönmek isteseler bile dönemezler. Evleri, işleri ve şehirleri tamamen mahvedilmiş durumda. Bu bir UNESCO Dünya Miras Şehri, Humus, Suriye’de bulunuyor ama şu an yerle bir olmuş durumda.
İnsanlar komşu ülkelere kaçıyorlar. Onlara çölün ortasında mülteci kampları kuruluyor. Binlerce insan bu kamplarda yaşıyor, geriye kalan milyonlarcası ise mülteci durumda. En temel ihtiyaçlarını bile temin edemiyorlar: giyinme, barınma, yemek, hijyen vs.

Suriye’deki savaş neredeyse 4 milyon insanı sınır dışına sürükledi, yedi milyondan fazla insan ülke içinde kaçış halinde. Bu, Suriye nüfusunun yarısından fazlası kaçmaya zorlandı demek oluyor. Komşu ülkeler ise bu mülteci akını kaldıramaz duruma geldi.

Akdeniz’in ortasındaki Doaa ve Bassem’e geri dönelim. İkinci günleriydi ve Bassem çok güçsüz düşmeye başlamıştı. Doaa, “Lütfen umutlu ol. Başaracağız.” diye Bassem’e seslendi. Bassem ise, “Hayatımda en çok sevdiğim kişiyi, seni, bu duruma düşürdüğüm için çok üzgünüm.” dedi ve kendini suya bıraktı. Doaa gözlerinin önünde nişanlısının boğulmasını acılar içinde izledi.
Aynı gün bir anne, 18 aylık kızı Masa ile birlikle Doaa’ya yaklaştı. Kadının bir çocuğu daha yeni boğulmuştu. Diğer çocuğunu kurtarmak için elinden gelen tek şeyi yaparak Doaa’ya yalvardı,

“Lütfen bu çocuğu al. Bir parçanmış gibi ona sahip çık. Ben kurtulamayacağım.” Sonrasında o da boğularak öldü.

19 yaşındaki sudan korkan ve yüzme bilmeyen Doaa, bir anda iki küçük bebeğin sorumluluğunu almıştı. Çocuklar susamış ve acıkmışlardı. Doaa onları neşelendirmek için elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Onlara Kur’an’dan ayetler okuyor, ilahiler söylüyordu.

Etraflarındaki şişmiş ölü vücutlar, kararmaya başlamıştı. Güneş gün boyunca yakıyor, gece ise soğukluğuyla donduruyordu. Çok korkutucuydu. Dördüncü gün bir kadın daha geldi küçük bir erkek çocuğunu Doaa’ya bıraktı. Ardından o kadın da boğuldu. Doaa annesi boğulan çocuğu, “Annen sana su ve yiyecek bulmaya gitti.” diyerek avutmaya çalışıyordu. Ama çok geçmeden o çocuğun da kalbi durdu ve Doaa onu suya bırakmak zorunda kaldı.

O gün umutla gökyüzüne baktı çünkü iki tane uçağın geçtiğini görmüştü. Kendisini göreceklerini umarak kollarını havaya kaldırdı ama uçaklar onu görmeden gitmişti. Aynı gün güneş batarken bir ticaret gemisi gördü ve “Rabbim, beni kurtarmalarına izin ver” diyerek dua etti ve ellerini salladı. İki saat boyunca bağırdı, hava kararmıştı. Sonunda arama ışıkları ile onu buldular ve bir halat uzattılar. Bottakiler, iki çocuğu sıkıca tutmuş olan Doaa’yı görünce çok şaşırmışlardı.

Onları bota aldılar, oksijen ve battaniye verdiler. Sonrasında bir Yunan helikopteri gelip onları Girit Adası’na götürdü. Doaa aşağı bakıp “Peki ya Malek?” diye sordu. Ona küçük bebeğin kurtulamadığını söylediler – son nefesini geminin kliniğinde vermişti. Doaa, kurtarma botuna doğru çekildikleri sırada küçük kızın gülümsediğini anımsadı.

O kazada 500 kişiden sadece 11 kişi kurtulabilmişti. Hiçbir zaman ne olduğuyla ilgili uluslararası bir soruşturma olmadı. Denizdeki büyük ölümler hakkında medyada bazı haberler çıktı, korkunç bir trajedi, ama bu sadece bir günlüktü. Bu sırada Girit’te bir çocuk hastanesinde, küçük Masa ölümün kıyısındaydı. Vücudu çok su kaybetmiş, böbrekleri iflas etmiş ve vücudundaki glikoz seviyesi çok düşmüştü. Tıbbi müdahalenin ardından küçük Masa yeniden hayata dönmüştü. Çok geçmeden Yunan medyası mucize bebeğin haberlerini vermeye başladı. Dört gün suda bir şey yiyip içmeden kurtulmayı başaran Masa’ya ülkenin her yerinden evlat edinme teklifleri geldi.

Bu sırada Doaa, Girit’te başka bir hastanedeydi. Vücudu çok su kaybetmiş ve zayıf kalmıştı. Taburcu olur olmaz Mısırlı bir aile onu evine aldı. Çok geçmeden Doaa’nın kurtuluş hikayesi etrafa yayıldı ve Facebook’ta onun için bir telefon numarası paylaşıldı. Mesajlar gelmeye başladı. “Doaa, abime ne olduğunu biliyor musun? “Kız kardeşim? Annem ve babam? Arkadaşlarım? Kurtuldular mı?” Mesajlardan biri diyordu ki, “Sanırım küçük yeğenim Masa’yı kurtardın.” Ve mesaja bir fotoğraf ekliydi. Mesaj, Masa’nın amcasından geliyordu.

Peki Doaa? Onun kurtuluşu da duyuldu tabii. Basın Doaa hakkında haberler yaptı. Onun zor şartlar altında denizin ortasında hayatta kalmayı başarmasına ve başka hayatları kurtarmasına inanamadılar. Yunanistan’ın en prestijli enstitülerinden biri olan Atina Akademisi ona bir cesaret ödülü verdi. Doaa ise hâlâ İsveç’e gitmek istiyor. Orada ailesiyle tekrar bir araya gelmek istiyor. Oraya Mısır’daki annesi, babası ve küçük kardeşlerini de getirtmek istiyor. O, bir avukat, politikacı ya da adaletsizlikle mücadele eden birisi olmak istiyor.

Şimdi şu soruları sormamız gerekiyor: Ya bu riski almak zorunda olmasaydı? Avrupa’ya gitmesi için illa tüm bunları yaşaması mı gerekiyordu? Neden onun Avrupa’da okuyabilmesi için yasal bir yol yoktu? Neden Masa, İsveç’e giden bir uçağa alınmadı? Neden Bassem iş bulamadı? Neden Suriyeli mülteciler için geniş çaplı bir yeniden yerleştirme programı yok? Bunlar asrımızın en kötü savaşının kurbanları oldular. Dünya bunu 1970’lerde Vietnamlılar için yapmıştı. Neden şimdi yapmıyor? Neden komşu ülkelerde bu konuya çok az yatırım var?

Asıl soru ise, neden birçok insanı Avrupa kıyılarına sürükleyen savaşları, zulümleri ve yoksulluğu durdurmak için hiçbir şey yapılmıyor? Bu sorulara cevap verilmediği müddetçe insanlar denizlerde boğulmaya devam edecektir.

Toplumlar güvenliklerinden, ekonomilerinden, kültürlerinin değişiminden endişeliler. Ama bu birilerinin hayatını kurtarmaktan daha mı önemli?

Kesin olan bir şey var ki eğer bu insanlar memleketlerinde yapabilselerdi, hiçbir mülteci o tehlikeli botlara binmezdi, hiçbir göçmen o tehlikeli yolculuğa kalkışmazdı. Eğer çocuklarına ve kendilerine yetecek kadar yiyecekleri olsaydı, göç etmelerinin yasal bir yolu bulunsaydı, kimse hayatları boyunca biriktirdiği tüm parayı o alçak insan kaçakçılarına vermezdi…

*Bu yazı, Melissa Fleming’in https://www.ted.com/talks/melissa_fleming_a_boat_carrying_500_refugees_sunk_at_sea_the_story_of_two_survivors adresinde yayınlanan “A boat carrying 500 refugees sunk at sea. The story of two survivors” başlıklı konuşmasından derlenmiştir.

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Yönetici
Kategoriden Daha Fazla: Akan Kan ve Mes'uliyetimiz (Sayı 69)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Öncü Nesil | الجيلُ المُنْتَظَرُ « الجيلُ الطَّليعةُ

أَبْدأُ كلامِي بحمدِ اللهِ الذي وفَّقَنا لِشْرِ هذهِ المَجَلَّةِ اليوم ، والصلاةُ والسلامُ…